-
FAUST - Yetinmeyi Reddeden Bir Sahne Yorumu
Çok kalabalık bir kadro.
Sahneyi dolduran bedenler, sesler, ritimler.
Kostüm, makyaj, ışık, dekor…
Hepsi “ben de buradayım” diyor.
Ve evet, harikaydı.
Oyunculuk büyük oynandı.
Hatta yer yer büyük büyük oynandı.
Ama bu ucuz bir abartı değildi.
Bu, bilinçli bir tercih.
Ayşe Emel Mesci rejisi, Faust’u minimalizmle değil;
taşkınlıkla, yoğunlukla, yüklenerek anlatmayı seçmiş.
Sanki sahne şunu söylüyor:
“Yetinmeyen insanı anlatacaksak, sahne de yetinmeyecek.”
3 saat 15 dakika.
Kolay değil.
Ama tempo düşmüyor.
Çünkü oyun seyirciyi düşünmeye değil,
önce maruz kalmaya zorluyor.
Bu Faust’ta her şey “çok”.
Çünkü anlatılan şey zaten ölçüsüz:
Arzu.
Hırs.
Güç.
Bilgi.
Daha fazlası…
Belki de bu yüzden "fazla".
Ve tam da bu yüzden tutarlı.
Klasik metni sakinleştirmek yerine,
bugünün gürültüsüyle yüzleştiren bir yorum izledik.
Bazen bir oyunun en doğru kararı,
seyirciyi yormayı göze almasıdır.
Bu oyun o riski almış.
Ve hakkını vermiş.
Bu Faust bana şunu düşündürdü:
Modern insanın trajedisi şeytanla pazarlık yapması değil.
Yetinmeyi bilmeyen bir sistemin içinde,
kendi arzusunu sorgulamadan yaşaması.
Gerçek bedel ne?
Ruhunu satmak mı?
Yoksa ruhun ne istediğini hiç sormamak mı?
Belki de en güncel Faust yorumu tam olarak budur.
-
“Önemli olan ne yaptığın değil; nasıl hissettiğindir.”
"Mahallemizin Eşrafından" oyunu sirtaki müziğiyle başlayan bir dansla ve bu cümleyi vurgulayarak açıyor kendini.
Müziğini arayan babanın radyo kanalları arasında geziyoruz ve bir noktada duruyoruz:
Zeki Müren.
Bu küçük an, yalnızca bir nostalji değil.
Bir bedenin kendi sesini araması.
Ve belki de toplumun yüksek sesle söyleyemediklerine
zarif bir selam.
Bazı sesler sadece şarkı söylemez.
Toplumun söyleyemediklerine nefes olur.
Sonra ezan sesi duyuluyor.
Ardından mahalle anonsu:
“Mahallemiz eşrafından…”
Bu sesler seyircinin bedeninde aynı anda iki şey yaratıyor:
Tanıdık bir dünya ve garip bir rahatlama.
Çünkü öleni tanımıyoruz.
Ve içimizden geçen ilk dürüst tepki şu oluyor:
“Ohh… bizden değilmiş.”
Bu küçük rahatlama,
oyunun ilk psikolojik aynası.
Topluluk olmanın sıcaklığı kadar,
dışarıda kalanın taşıdığı görünmez suç ortaklığı hissi daha ilk saniyede sahneye sızıyor.
Ama kısa sürede anlıyoruz: izlediğimiz şey olaylar değil,
bir öznenin kuruluş süreci.
Lalettayin bir adadayız.
Herkes herkesi biliyor ama kimse kimseyi tam görmüyor.
Tanıdıklık var, temas yok.
Kapı çalınıyor.
Bir domates çarpıyor yüze;
güneş ışığı gibi, ama bedende ve ruhta izi kalan cinsten.
Bu sahne yalnızca kapı eşiğinde bir karşılaşma değil.
Çocuklukla ergenlik arasındaki eşiğin geçildiği an.
Bedenin ilk kez söz aldığı, utanmanın ve fark edilmenin aynı anda doğduğu an.
Karakterler çoğalıyor.
Sesler değişiyor.
Beden başka beden oluyor.
Ama aslında tek bir şey oluyor:
Bir zihin, iç dünyasını ilk kez dışarıya taşımayı öğreniyor.
Aidiyetin kararsız olduğu yerde benlik sürekli pazarlık halindedir.
Ve tam o çatlakta bir yakınlık doğuyor.
Adı konmuyor.
Zaten konması gerekmiyor.
Çünkü bazı bağlar ancak isim konmadığında var olabilir.
Belki izleyici oyundan çıkarken bunu “bir büyüme hikâyesi” diye hatırlıyor.
Ama alt akışta başka bir şey çalışıyor:
Görülme ihtiyacı.
Aynalanma arzusu.
Kendine dışarıdan bakabilme kapasitesi.
Berfin Ertan’a ne kadarının otobiyografik olduğunu sorduğumda gülerek “Sıfır” dedi.
Ama sahnede gördüğümüz şey kişisel anı değil;
kolektif hafızanın bedensel bir simülasyonu.
Bu performansın 2024 Direklerarası Tiyatro Ödülleri’nde
“Umut Veren Genç Kadın Oyuncu” ödülünü alması boşuna değil.
Çünkü burada umut hikâyede değil; anlatma biçiminde.
Oyunu, Eksi On Altı Mekân’ın küçük ama samimi sahnesinde izledim.
Sahne fiziksel olarak dar olabilir ama tam da bu yüzden oyuncu ile seyirci arasında mesafe yok.
Bu yakınlık, oyunun ruhuna birebir temas ediyor.
Bugün küçük sahneler ve özel tiyatrolar yalnızca sanat üretmiyor.
Şehirde düşünce için alan açıyor.
Bu alanı canlı tutmak, yalnızca sanatçıların değil,
izleyicinin de sorumluluğu.
Ve belki de bu yüzden oyun bittiğinde hikâyeyi değil,
hangi dünyalarda kendimizi içeride ya da dışarıda hissettiğimizi ve ne kadar sıkıştığımızı hatırlıyoruz.
-
-
-
Bugün “Yarın Belki de”’yi izledim.
Aslı İçözü ve Şerif Erol sahnede “rol” yapmıyor; düşünceyi taşıyor.
Abartısız, gösterişsiz, sahici.
Bu samimiyet tesadüf değil; bu oyun karakter değil “persona” çalıştırıyor.
Yani sahnede hem oyuncuyu görüyorsun, hem de oyuncunun bilerek kurduğu sahne kimliğini.
Tam da bu yüzden, izlerken “yakın” hissediyorsun.
Ayşe Draz’ın rejisi oyunun stratejik omurgası.
Forced Entertainment’ın Tomorrow’s Parties metni, kolaylıkla “soğuk bir entelektüel egzersiz”e dönüşebilir. Burada dönüşmüyor.
Çünkü reji metni Türkiye’nin bugünüyle temas ettirirken bağırmıyor, slogan atmıyor, ajitasyona kaçmıyor.
İnce ayarlı bir ritimle, mizahı bir eleştiri aracı olarak kullanıyor.
Bu oyunun asıl meselesi “gelecek” değil.
Gelecek, burada bir ekran.
Asıl görünen, bugünün korkuları ve umutları.
Zaten oyunun en zekice hamlesi de bu: “olasılık” diye önümüze gelenlerin önemli bir kısmı, halihazırda yaşadığımız düzenin farklı ambalajları.
Gelecek spekülasyonu gibi duruyor, ama aslında bugünün sosyo-politik ikliminin, sınıf geriliminin, güç ilişkilerinin ve teknolojiyle kurduğumuz ilişkinin yansıması.
Sosyolojik açıdan oyun şunu açığa çıkarıyor:
Biz “seçim” dilini seviyoruz.
Kurumlarda da, hayatta da.
“Alternatiflerimiz var.”
“Plan yaparız.”
“Kontrol bizde.”
Ama sahnede yavaş yavaş şu gerçek beliriyor:
Seçenekler var, evet; fakat çoğu zaman seçenek havuzu çoktan belirlenmiş.
Oyun bu yüzden güldürürken aynı anda rahatsız ediyor.
Çünkü bir noktada gülüş, “ben bunu zaten yaşıyorum” hissine çarpıyor.
Ayşe Draz’ın uyarlama yaklaşımını ayrıca değerli buldum: Metni “fazla yerelleştirip” tek bir gündeme sabitlemek yerine, metnin kendi mekanizmasına (tekrarlar, çarpışan varsayımlar, bozulan beklenti grafiği) sadık kalmış.
Bu sadakat, oyunu daha güçlü yapmış.
Çünkü mesele tek bir olaya referans vermek değil; zihnin nasıl ikna edildiğini göstermek.
Kısacası:
Minimal sahne – maksimum teşhis
Samimi oyunculuk – sert toplumsal ayna
İnce ironi – sağlam eleştiri
Çıkışta zihimde sorular asılı kaldı;
Gerçekten seçim mi yapıyorum,
yoksa sunulanı mı onaylıyorum?
Kontrol bende mi,
yoksa bende sanmam mı isteniyor?
İyi tiyatro eğlendirmez
Uyandırır.
Faust / Ankara Devlet Tiyatrosu