“Sana da gölgene de yazıklar olsun.
Seni adam sanıp peşinden geliyor.”
İki Efendinin Uşağı içinde bu replik, oyunun merkezine sessizce yerleşiyor.
Çünkü sahnede akan komedi, aslında insanın kendine ve başkasına dair kurduğu yanılsamaların üstüne kurulu.
Kıvanç Kılınç’ın uyarlaması, Commedia dell’arte geleneğini Anadolu tiyatro hafızasıyla buluştururken; Hacivat Karagoz ile Orta Oyunu geleneğinin harika dansını izledik. Muhammet Uzuner’in rejisi bu dünyayı dağılmadan ayakta tutan yapıyı kuruyor.
Bu oyunda karakterler yok, arketipler var.
Uşak, bildiğimiz haliyle İbiş.
Duruma göre şekil değiştiren, hayatta kalmayı bilen ama sınırları kolay esneten bir zihin.
Bilgiç Doktor’un Âlim olarak yeniden kurulması ise daha sert bir yerden çalışıyor:
Bilgi, hakikati açan bir şey değil burada;
üstünlük kurmanın ve mesafe yaratmanın aracı.
Sahnede gördüğümüz şey aslında çok tanıdık bir sosyal düzen:
Güce göre konum değiştirme
İlişkileri araçsallaştırma
Kendini olduğundan farklı sunma
İnanmak istediğine inanma
Bunlar abartılmış komik unsurlar değil.
Gündelik hayatın sahneye çıkarılmış hali.
Oyunun uzun süredir oynanıyor olması önemli bir avantaj yaratmış.
Yorumlarda da sıkça geçen bir şey var:
“Bütünlük” ve “yüksek enerji.”
Bu sadece dinamizm değil.
Zamanla oturmuş bir refleks:
Oyuncular birbirinin ritmini biliyor
Geçişler temiz
Tempo kontrol altında
Hatta bazı izleyici yorumlarında oyuncular için
“sanki sahnede doğmuş gibi” ifadesi geçiyor
Bu da şunu gösteriyor:
Performans değil, bedene yerleşmiş bir oyun dili var.
Müzik ve kanto kullanımı da bu yapıyı destekliyor.
Şarkılar sadece eğlence değil:
Geçişleri kuruyor
Ritmi dengeliyor
İroniyi derinleştiriyor
Yani müzik burada bir katman değil,
anlatının taşıyıcı unsurlarından biri.
Bu oyunu izlerken rahatsız eden yer tam olarak burası:
Kimse “kötü” değil
Ama herkes yeterince "esnek'
İkiyüzlülük, çıkarcılık, rol yapma…
Bunlar uç örnekler değil.
Sosyal hayatta normalleşmiş davranışlar.
Ve oyun bittiğinde geriye şu kalıyor:
Gülüyorsun.
Ama o gülüş çok temiz değil.
Çünkü sahnede gördüğün şey,
uzak bir hikâye değil.
'İnsanın kendisi"
@cihangiratolyesahnesi
@muhammettuzuner
@kilinckivanc
“Alışırsınız… alışırsınız… buna da alışırsınız.”
Hatırlamak zorunda değilsiniz.
Çünkü zaten içindeyiz.
Dün akşam Cihangir Atölye Sahnesi’nde Ayak Bacak Fabrikası’nın C.A.S. yorumunu izledim.
Uyarlama ve yönetmenlik: Muhammet Uzuner
Ama hikâye sahnede başlamadı.
Bayram trafiği, yağmur, yetişememe kaygısı…
Sistem dediğimiz şey tam olarak böyle çalışıyor:
Seni sıkıştırır, hızlandırır, düşündürmez.
Sorgulamak yerine uyumlanırsın.
Son anda arabayı park edip yağmurda koştum.
Kapıda Aykut Altın “sen gelmeden başlamadık” dedi.
Gevşedim.
Ve tam o anda ayağım kaydı.
Sağ tarafıma düştüm.
Şu an omzum ve kalçam ağrıyor.
Ama oyun boyunca hiçbir şey hissetmedim.
Çünkü devam etmek gerekiyordu.
Ve tam olarak bu yüzden bu oyun bu kadar sert çarpıyor.
1963’te yazılan bu metin derebeyleri, politikacılar ve yargı üzerinden bir düzeni anlatır.
Ama sahnede gördüğümüz şey bundan daha çıplak:
İktidar sadece yukarıda değildir.
Aşağıda, bizde, gündelik uyumlarımızda yaşar.
Seçim şarkısı (Kıvanç Kılınç) boşuna tekrar etmiyor:
“Caktır cektir…”
Bu bir seçim değil.
Bu bir alıştırma rejimi.
İnsanlar zorla yönetilmez.
Alıştırılarak yönetilir.
Ve en sert soru burada başlar:
İnsan neden kendine zarar veren bir düzeni savunur?
Çünkü mesele cehalet değil.
Mesele korku da değil sadece.
Mesele şu:
Gerçeği görmek konforu kaybettirir.
Belirsizliğe iter.
Sorumluluk yükler.
İnsan çoğu zaman gerçeği değil,
katlanabileceği versiyonunu seçer.
Ve sonra şunu yapar:
Kendisini küçültür.
Sistemi büyütür.
Zarar gördüğünü inkâr eder.
Düzeni savunur.
Çünkü artık mesele sadece hayatta kalmak değildir.
Kimliktir.
İnsan ait olduğu düzenin yalanını
kendi gerçeği haline getirir.
Bu yüzden birey sadece uyum sağlamaz;
kendi eksilişini savunur.
Kendi zararını meşrulaştırır.
Kendi sessizliğini akıl zanneder.
Ve tam bu noktada sömürü derinleşir:
Ekonomik olmaktan çıkar,
zihinsel ve sembolik hale gelir.
Birey sadece emeğini değil,
hakikatle kurduğu ilişkiyi de devreder.
C.A.S. uyarlaması bu gerçeği saklamıyor.
Aksine yüzümüze çarpıyor.
Muhammet Uzuner metni sadeleştirirken risk almış:
Didaktik olanı kırmış, kaçış alanı bırakmamış.
Devamı yorumlarda👇
İki Efendinin Uşağı-Alaturka / Cihangir Atölye Sahnesi