Bir insanın büyüklüğü, ulaştığı zirveyle mi ölçülür?
Yoksa zirveye çıktıktan sonra kaybetmekten en çok korktuğu şeyle mi?
🎭Devlerin Savaşı tam da bu sorunun peşinden gidiyor.
İlk bakışta dünyanın en büyük iki orkestra şefi; Herbert von Karajan ile Leonard Bernstein'ın rekabetini anlatıyor gibi görünüyor.
Perde açıldıktan birkaç dakika sonra ise müziğin yalnızca bir zemin olduğunu anlıyorsunuz.
Sahnede karşı karşıya gelen iki şef değil.
İki kişilik örgütlenmesi
İki liderlik anlayışı
İki farklı güç kullanma biçimi
Karajan için mükemmellik, kontrol edebildiği sürece anlamlı
Bernstein için müzik, kurduğu ilişkiler kadar canlı
Bu nedenle oyunu izlerken aklım konser salonlarında değil, yıllardır gözlemlediğim yönetim kurullarında, değerlendirme merkezlerinde ve liderlik gelişim programlarında dolaştı.
Rekabet yükseldikçe dikkatimi çeken ortak bir davranışı fark ettim.
İkisi de birbirini olağanüstü dikkatle analiz ediyor ama birbirini anlamaya çalışmıyorlardı.
Analiz ile merak aynı şey değildir.
Analiz, güç kurmaya çalışır.
Merak ise ilişki kurar.
Sahnede iki büyük zihin vardı evet ama birbirinin dünyasını gerçekten merak eden iki insan yoktu.
Oyun sonrasındaki söyleşi bu düşüncemi daha da güçlendirdi.
Yönetmen Nihal Usanmaz, metne yaptığı dokunuşlardan söz ederken finalde batonun bir kadına bırakılmasının bilinçli bir tercih olduğunu anlattı👏
Tarihte görünürlüğü sınırlı kalan kadın orkestra şeflerine yapılan bu selam, oyunun yalnızca geçmişi anlatmadığının maalesef önemli bir göstergesi.
Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu ise karakterlerini yargılamadan anlamaya çalıştıklarını anlattılar.
Bu yaklaşım bana iyi geldi, insanı anlamaya çalışmak, onu haklı çıkarmak değildir.
Yargıyı askıya alabilmek, sanatın da psikolojinin de ortak disiplinidir.
Salondan ayrılırken kendimiz üzerine düşünüyordum.
Hayatımızdaki rekabetlerin ne kadarı gerçekten hedeflerimizle ilgili?
Ne kadarı ise birilerinin bizi sonunda "eşitim" olarak kabul etmesini beklemekle ilgili?
Perde kapandığında müzik bitse de
insanın kendi içindeki yarış devam ediyor.
@devlerinsavasisahnede
Neden ofansif mizahı seviyorum?
Çünkü iyi ofansif mizahın hedefi insanları aşağılamak değil, düşünme konforunu bozmaktır.
İyi yazılmış bir şaka; dokunulmaz sandığımız fikirleri, kutsallaştırdığımız alışkanlıkları ve çelişkilerimizi görünür kılar.
Kahkaha attırırken aynı anda rahatsız edebiliyorsa, mizah işini yapmıştır.
Sınırım var mı? Evet...
Şaka, nefretten değil zekâdan beslenmeli.
Aylak Kadıköy'de Emre Günsal'ın yeni gösterisini bu yüzden çok beğendim.
Emre'nin mizahı sadece komik olmayı hedeflemiyor.
Güçlü gözlemleri, kelime seçimleri ve düşünceyi katman katman kuran anlatımıyla seyirciyi sürekli uyanık tutuyor.
Yıllardır alternatif stand-up sahnesinin dikkat çeken isimlerinden biri olmasının nedeni de bence zekası.
Gösteri boyunca kahkaha ile rahatsızlık arasında bilinçli bir denge kuruyor.
Gecenin açılışını yapan Ilgın Eldes ise bambaşka bir enerji taşıyordu. Sahnedeki doğallığı, kendini ispat etmeye çalışmayan rahat tavrı ve gündelik hayatın içinden çıkardığı zekice gözlemlerle salonu daha ilk dakikalarda yakaladı. Ön komedyen olmasına rağmen "ısınma turu" hissi vermeyen, kendi başına güçlü bir performanstı👏👏👏
İkisinde de fark ettiğim ortak özellik; espriyi anlatmıyorlar, yaşıyorlar❤️
Bence salonda yukselen kahkahalar da, zekice yazılmış cümlelerden değil; samimiyetten doğuyor.
Gösteri bittiğinde aklıma takılan soruyu sizinle paylaşmak istiyorum.
Güldüğümüzde gerçekten komik olana mı gülüyoruz, yoksa normalde yüksek sesle söylemeye cesaret edemediğimiz bir gerçeği bir başkası bizim yerimize söylediği için mi?
@emregunsal
@ilgineldes
@tuzbiberstandup
Devlerin Savaşı / Kabare Dada