@yildiz.oyun "Sevgi ile Özgürlük Arasında Bir Uçuş"
Bu akşam sahnede tek bir oyuncu vardı.
Ama sahne hiç yalnız değildi.
Mine Nur Şen’in tek kişilik performansıyla hayat bulan “Yıldız”, yüzeyde bir muhabbet kuşunun hikâyesini anlatıyor gibi görünse de aslında insanın en eski iç gerilimlerinden birini sahneye taşıyor:
Sevgi ihtiyacı ile özgürlük ihtiyacı arasındaki gerilim.
Beş kişilik bir ailenin evinde yaşayan bir muhabbet kuşu…
Bir gün kafesten çıkıp dünyaya karışıyor.
Ve hikâye tam da o anda başlıyor.
Merakın çağrısı ile güvenin konforu arasında gidip gelen bir yolculuk bu.
Yeni deneyimlere doğru uçma arzusu ile ait olunan yerin sıcaklığı arasında.
Oyun boyunca aklıma sık sık Donald Winnicott’un o güçlü cümlesi geldi:
“Gizlenmek keyiflidir, bulunmamak ise felaket.”
Yıldız tam da bu duygunun içinde dolaşıyor.
Görülmek istiyor, sevilmek istiyor…
Ama aynı zamanda uçmak da.
65 dakika süren oyun boyunca tempo bir an bile düşmüyor.
Tek kişilik bir performansın seyirciyi sürekli canlı tutması kolay değildir; burada sahne dili, ritim ve dramaturjik akış çok iyi kurulmuş.
Bu noktada yönetmenin rejisi özellikle övgüyü hak ediyor. Sahne üzerinde kurulan minimal ama işlevsel dünya, metnin ritmini destekliyor; oyuncunun hareket alanını genişletirken hikâyenin duygusal dalgalarını da görünür kılıyor.
Dramaturjik yapı da oldukça temiz: hikâye katman katman açılıyor; çocukluk merakı, özgürlük arzusu, korku ve aidiyet ihtiyacı birbirine doğal bir akışla bağlanıyor.
@minenurseen ’in performansı ise çok incelikli.
Bir kuşu taklit etmiyor; onun merakını, kırılganlığını ve keşif heyecanını sahnede gerçekten yaşatıyor. Beden kullanımı, ritim ve ses tonu seyirciyi hikâyenin içine hızla çekiyor.
Bir noktadan sonra hikâye bir kuşun değil,
insanın büyüme hikâyesine dönüşüyor.
Güvenli kafes ile belirsiz gökyüzü arasında verilen o tanıdık karar…
Belki de oyunun asıl sorusu şudur:
Mutluluk özgürlükte mi saklıdır,
yoksa sevildiğini bildiğin yerde mi?
Ve belki de hayat boyunca yaptığımız şey,
bu iki ihtiyaç arasında dengede kalmayı öğrenmektir💕
Yazar: Deniz Dursun
Yönetmen: Anıl Can Beydilli
Oyuncu: Mine Nur Şen
Dramaturg: Yaşam Özlem Gülseven
Feramuz Pis – 4
Belki de sorun Feramuz değil. Biziz.
Bu serinin başından beri aileye baktık.
Sisteme baktık.
Topluma baktık.
Şimdi sahnenin en “gerçek dışı” görünen yerine bakalım:
Feramuz’un dünyasına.
Feramuz “eksik” diye tanımlanan çocuk.
Ama sahnede onun dünyası eksik değil.
Aksine…
En özgür alan.
Fantastik kahramanlar,
bir belgesel anlatıcısı gibi akan dil,
ve o dünyayı taşıyan bedensel anlatı…
Bu sadece bir stil değil.
Bir varoluş biçimi.
Burada Çağdaş Tekin’in performansı kritik.
Sadece rol oynamıyor.
İki gerçeklik arasında gidip geliyor:
– Dış dünyanın sertliği
– İç dünyanın akışkanlığı
Ve bunu kelimelerle değil,
bedenle kuruyor.
Bu noktada çok net bir hakkı teslim etmek gerekiyor:
Dövüş Koreografisi: Çağdaş Tekin
Sahnede gördüğümüz o ritim, o geçişler, o fiziksel akış…
Tesadüf değil.
Bu oyunun görünmeyen omurgası.
Ve bu omurga, diğer yaratıcı ekip ile birleşince sahne başka bir şeye dönüşüyor:
Yazar: Sema Elcim 💕Çok katmanlı metin mimarisi
Yönetmen: Oğuz Utku Güneş 💘Risk alan reji
Dekor: Makbule Mercan 💗Yaşayan ev
Ses & Müzik: Vehbi Can Uyaroğlu 💝Duygunun alt akışı
Işık: Ayşe Ayter 💞İç dünya / dış dünya geçişleri
Hiçbiri “gösteri” yapmıyor.
Hepsi aynı şeyi yapıyor:
Bir zihnin içini sahneye taşıyor.
Şimdi kritik soruya gelelim:
Bu dünya neden bize “fazla” geliyor?
Çünkü biz böyle yaşamıyoruz.
Bizim dünyamız:
– Kontrollü
– Filtreli
– Düzenlenmiş
Feramuz’un dünyası ise:
Ham.
Akışta.
Doğrudan.
Biz buna ne diyoruz?
“Gerçeklikten kopuk.”
Ama oyun çok ince bir yerden şunu söylüyor:
Belki de Feramuz kopuk değil.
Biz fazla kopuğuz.
Bizim “normal” dediğimiz şey ne?
– Kendini tutmak
– Duyguyu bastırmak
– Uygun davranmak
Yani aslında:
Kendini edit etmek.
Feramuz bunu yapmıyor.
O yüzden onun dünyası bize yabancı geliyor.
Ama belki de o dünya:
Filtrelenmemiş gerçeklik.
Oyun bitiyor.
Ama şu soru kalıyor:
Biz gerçekten yaşıyor muyuz?
Yoksa sadece
kabul edilebilir bir versiyonumuzu mu oynuyoruz?
Feramuz Pis – 3
Kibir en sessiz şiddet biçimidir.
Bu oyunda en yüksek sesle konuşan karakter kim?
#Elalem
Eski Komşu, sevgilinin annesi, evin dışında olan
Çünkü o bağırmıyor.
Ama dört şeyi aynı anda yapıyor:
Kibir.
Küçümseme.
Dışlama.
Üstünlük.
#Kibir nedir?
Kendini yüksek görmek değil.
Başkasını aşağıda konumlandırmak.
Ve bunu öyle bir yapar ki,
sanki doğal bir düzenmiş gibi görünür.
#Küçümseme nasıl çalışır?
Açık hakaret yoktur.
Ama ton vardır.
Bakış vardır.
Mesafe vardır.
“Anlıyorum ama…” ile başlayan cümleler vardır.
#Dışlama?
Kapıyı kapatmak değildir.
Kapının zaten sana ait olmadığını hissettirmektir.
Ve #üstünlük hissi…
En tehlikelisi.
Çünkü kendini üstün gören kişi
çoğu zaman kendini kötü hissetmez.
Aksine…
Haklı hisseder.
Dışarıdaki tam olarak bunu yapıyor.
Feramuz’un ailesine bakıyor.
Ve aslında şunu söylüyor:
“Bu hayat benim standartlarıma uymuyor.”
Burada kritik kırılma şu:
Bu bir duygu değil.
Bu bir yargı sistemi.
Ve o sistem çok tanıdık.
– Daha az eğitimliysen
– Daha dağınık bir hayatın varsa
– Daha “farklıysan”
Elendiğin bir sistem.
O yüzden bu karakter rahatsız edici.
Çünkü bireysel değil.
Kolektif.
Ve oyunun en sert gerçeği şu:
Bu dışlama gürültülü değil.
Sessiz.
Temiz.
Mantıklı.
Ama etkisi?
Yıkıcı.
Çünkü bazı hayatlar bağırarak değil,
nazikçe değersizleştirilerek parçalanır.
Devamında:
Feramuz’un dünyasına gireceğiz.
Ve belki de asıl mesele orada:
Gerçekten kim daha “normal”?
Aynı Şeylerin Oyunu / Fabel Tiyatro