-
Muhteşem İkili oyununu büyük bir hayranlıkla izledik.
Değerli mezunumuz @edizhun_official, sahnede 82 yaşında olmanın bir sınır değil, bir güç alanı olabileceğini gösterdi.
Tutku, coşku, ritim, beden hâkimiyeti, enerji…Hepsi yerli yerinde.
“Yaş almak” ile “yaşlanmak” arasındaki farkı sahnede canlı biçimde ortaya koydu.
Oyun bittiğinde asıl etki devam etti.
Tüm yorgunluğuna rağmen kimseyi kırmadan, zarafetle sohbet etti.
Selfieler için durdu.
Gülümsemesi hiç eksilmedi.
Tevazu bazen anlatılmaz.
Sahip olunur ve yaşatılır.
Bu akşam onu gördük.
Nice sağlıklı, üretken ve sahnede geçen yıllar olsun
yakışıklı delikanlı. 🙏🧿
-
Bu akşam On Yıl Sonra oyununda sahneden yükselen bir cümle içime kazındı:
“Aşk için sen, okyanusun içindeki bir damla değil; bir damlanın içindeki okyanus gibiydin.”
Bir çift, bir dost ve 10 yıl arayla gelen bir akşam yemekleri…Geçmişin pişmanlıkları, bugünün kaçamakları, geleceğin hayalleri aynı sofrada buluştu.
“On Yıl Sonra” oyunu , aşkı, dostluğu, egoları ve mutluluk arayışını tatlı bir masal gibi önümüze koydu.
Kahkahaların içinde kendi kırılganlığımın mizahını buldum.
@rustuonuratilla , @doganakdogan ve @ozgunbyrktr sahneyi şahane oyunculukları ile doldururken, izleyici olarak kendi hikâyeme bakmaktan da kendimi alamadım.
Oyun bittiğinde düşündüm:
On yıl önceye dönsem ne yapmayı göze alırdım?
On yıl sonrasında kim olmak istiyorum?
Aşk dediğimiz şey;
Çoğu zaman “kiminle olduğumuzdan” çok “nasıl olduğumuz” sorusuna cevap vermiyor mu?
Belki de asıl mesele, o bir damlanın içinde koca bir okyanusu taşıyabilmek değil mi?
Sadece doğru kişiyi bulmak değil; aynı zamanda doğru kişi olabilmek mi?
Mutluluk ise başımıza gelenler değil; olana cevabı seçebilmek değil mi?
On yıl önceyi değiştiremeyiz ama on yıl sonramızı seçebilmek şimdinin kararı değil mi?
-
Deniz Madanoğlu'nun @tipsizbelliki yazdığı,
@senolonder ’in sahneye koyduğu #YanRol, aslında bir “yan” hikâyeyi değil, tam tersine toplumun kenarda bıraktığı tüm deneyimleri merkeze çekiyor.
Metin, Türkiye’de bir kız çocuğunun ergenliğe adım atarken babadan kopuşunu, regl ile sembolleşen kadınlığa geçişini, rekabeti ve dostluğu, büyümenin kendini bulmanın bütün çatışmalarını güçlü bir dille sahneye taşıyor.
@mervepoo Merve Polat’ın performansı oyunun asıl ağırlık merkezini oluşturuyor. Seyirciyle kurduğu doğrudan temas, spontane çıkışları, doğaçlama esnekliği ve nüktedanlığı; rolü yalnızca “oynamakla” sınırlamayıp yaşamaya dönüştürüyor.
Samimiyeti ve içtenliği, tek kişilik bir sahneyi dolup taşan bir evrene çeviriyor. Polat’ın yorumuyla, metindeki sertlikler yumuşarken mizahın ince kıvrımları öne çıkıyor, travmatik anlar bile seyircide ortak bir yüzleşmeye dönüşüyor.
#YanRol, yalnızca bir oyuncunun hikâyesi değil; kadın olmanın, görünür olmanın, kendi başrolünü talep etmenin metaforu.
İzleyiciye şu soruyu sorduruyor: “Gerçekten hangi roldeyim, bana biçilen mi yoksa benim seçtiğim mi?”
Hem çok eğlendim hem de ağladım
Mutlaka izleyin
-
Bir hikâye anlatıcısı olarak bugün sahnede tanık olduğum şey bir oyundan çok fazlasıydı.
Yıkılmış binaların, kopmuş kolların, tükenmiş ruhların arasında tek bir soru yankılanıyordu:
Savaş gerçekten biter mi, yoksa sadece silahlar mı susar?
Wolfgang Borchert bu soruyu kendi yaşamıyla cevaplamış bir yazar.
Cepheden hasta ve yorgun döndü; kendi ülkesinde “yabancı” sayıldı. Kapıların Dışında’yı yazdı ve ölümünden bir gün sonra
oyun sahnelendi.
Yani sahnedeki her cümle, bir insanın ölmeden önce dünyaya bıraktığı son nefes.
Bu metin sadece savaşın yıkımını değil, insanın iç savaşını anlatıyor.
Eve dönen asker artık hiçbir yere ait değil.
Ne Tanrı’ya seslenebilir, ne topluma, ne de kendine.
Kapılar kapanmış...
Borchert’in sözleri hala kulaklarımda:
“Dışarıda her zaman biri olacak.”
Bu cümle yalnızca dönemin değil, insanlığın kaderini özetliyor.
Her çağda birileri “öteki” kalacak; her dönemde birileri kapının dışında bekleyecek.
Savaşın biçimi değişir, ama dışarıda bırakılanların yalnızlığı hep aynı kalır.
Bu arada oyuncuların performansı muhteşemdi. Can Yılmaz’ın başroldeki yorumu Teğmen Beckmann çöküşünü, yalnızlığını, çaresizliğini ete kemiğe büründürdü. Sesinin çatlaması, bakışlarının boşlukta asılı kalışı, nefesindeki ağırlık, bedenini kullanma becerisi, sahnede gerçekten bir Beckmann vardı ...
Tüm kadro müthiş bir bütünlük içindeydi.
Işık, makyaj, kostüm ve koreografi, yıkımın şiirsel kaosunu sergiledi. Sahne, bir ruhun enkaz haritasına dönüştü. Kahkahalar umutsuzluğun savunma mekanizması olarak yankılandı.
Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü Borchert’in kaleminde başka bir biçim aldı:
Cehennem artık başkaları değil — biziz.
Savaşın ardından tek bir şey kalır: İnsan!
Ve insan, her defasında yeniden kapıların dışında kalır.
-
"Bir Küçük Adım": Sessiz Gücün, Sessiz Şiddetin anatomisini ortaya seren bir oyundan gözlemler...
Oyun, yüzeyde sakin, neredeyse zararsız görünen bir anlatının altından, çağımızın en tanıdık ama en az konuşulan meselesini işliyor:
Gücün kendini nasıl maskelediğini .
Oyun, seyirciyi dramatik kırılmalarla değil; küçük, neredeyse fark edilmeyen geçişlerle yakalıyor.
Büyük krizler yok.
Yüksek sesler, açık çatışmalar, teatral patlamalar yok.
Bunun yerine gündelik hayatın içinden tanıdık bir yapı var:
Mantıklı konuşan, ölçülü davranan, “iyi niyetli” görünen bir erkek figürü ve onun etrafında, bu iyi niyetin sınırlarında yaşamaya çalışan kadınlar.
Asıl mesele burada başlıyor.
Bu karakter, açık bir kötülük sergilemiyor.
Aksine, her sözünün bir gerekçesi, her davranışının makul bir açıklaması var.
Tam da bu yüzden rahatsız edici çünkü modern erkek egemenliğinin en görünmez hâli burada saklı:
Bağırmayan, zorlamayan ama alanı sürekli kendi lehine yeniden düzenleyen bir iktidar biçimi.
Oyun, patriyarkanın artık kaba güçle değil; dil, nezaket ve akıl aracılığıyla işlediğini gösteriyor.
Kadınlar bu yapının içinde ya anlayışlı, ya sabırlı, ya da “abartan” konumuna itiliyor.
Sessizlik bir uyum göstergesine, itiraz ise huzursuzluk kaynağına dönüşüyor.
Bu noktada “Bir Küçük Adım”, izleyiciyi bir suç ortağı haline getiriyor. Çünkü sahnede olan biten çok tanıdık.
İtiraf edelim biz de çoğu zaman “kötü” değilizdir; sadece “haklıyızdır”.
Oyunun asıl gücü tam burada yatıyor:
Kötülüğü uçlarda değil, normalliğin içinde arıyor ve şu soruyu sessizce bırakıyor:
Eğer kimse bağırmıyorsa, gerçekten kim zarar görüyor?
“Bir Küçük Adım”, büyük laflar etmeden, küçük adımlarla ilerleyen bir zihniyeti ifşa ediyor.
Ve seyirciden talep ediyor:
Bir an dur ve kendine dürüstçe bak
Ne kadar tutarlısın ve ne kadar ahlaklısın?
Ve cevapların ne kadar dürüst?
Muhteşem İkili / Tiyatro Ak'la Kara