Hiç linç edildiniz mi?
Ya da daha dürüst bir soru:
Hiç eksik bir bilgiyle birinin linç edilmesine dahil oldunuz mu?
🎭 Arşimet Prensibi
Bir yüzme okulunda geçen bir sahne.
Ama izlediğimiz şey bir olay değil,
bir iktidar mekanizması.
Oyun ortadan başlıyor.
Zaman kırılıyor.
Aynı olay, farklı bağlamlarda tekrar anlatılıyor.
Bilgi sabit.
Ama anlam sürekli değişiyor.
Ve her yeni bağlamda,
aynı gerçek bambaşka bir şeye dönüşüyor.
Çünkü gerçek tek başına yeterli değil.
Onu kim, nasıl anlatıyorsa gerçek o oluyor.
Erdem Kaynarca’nın canlandırdığı karakter:
Hakkında konuşulan ama gerçeği dinlenmeyen biri.
Çünkü dinlemek zaman ister.
Yargılamak ise güç verir.
Özge Özder’in canlandırdığı yönetici:
Sistemin temsilcisi.
Başta güçlü.
Kontrollü.
Karar verici.
Ama sistem şüpheyle karşılaşınca ne yapıyor?
Gerçeği araştırmıyor.
Kendini koruyor.
Ve o an anlıyoruz:
Sistemler adalet üretmez.
Kendi sürekliliğini korur.
Alp Özbayram’ın karakteri:
Dost gibi.
Güvenilir.
Tanıdık.
Ama bağlam değiştiğinde aynı kişi,
aynı davranışlarla bambaşka bir şeye dönüşüyor.
Çünkü mesele insan değil.
Onun hakkında kurulan anlatının kime hizmet ettiği.
Ve sonra o karakter:
Mete Özdemir’in canlandırdığı öfkeli baba.
Çocuğunun hayatında yok.
Ama WhatsApp grubunda var.
Bir cümle görüyor.
Ve bir anda:
En yüksek ses.
En net yargı.
En hızlı infaz.
Bu bir karakter değil.
Bu, modern toplumun en görünür gücü:
Bilmeden konuşma hakkını kendinde görmek.
Bugün linç sadece bir tepki değil.
Bir kontrol aracı.
Hızlı karar verdirir
Karmaşık düşünmeyi engeller
Farklı sesi susturur
Ve en önemlisi:
İnsanları gerçeğe göre değil,
tarafa göre hizalar.
Bu yüzden mesele yanlış bilgi değil.
Yanlış bilgi her zaman vardı.
Bugünün farkı şu:
Hız görünürlük kolektif onay = anlık iktidar.
Yönetmen Ersin Umulu’nun kurduğu yapı da tam bunu gösteriyor.
Seyirciye alan bırakmıyor.
Taraf olmaya zorluyor.
Ve sonra sessizce soruyor:
Ne kadar hızlı karar verdin?
Ve o karar kime hizmet ediyor?
Ve en sert gerçek:
Linç bir sapma değil.
Bir düzen kurma biçimi.
Sınır çizer
Norm belirler
Korku üretir
Ve en önemlisi:
İnsanları düşünmeden hizalar.
Gerçek çoğu zaman kaybolmaz.
Onu duymak istemeyen kalabalığın içinde etkisizleşir.
Ve bugün en büyük risk şu:
Kimse kesin olarak bilmiyor.
Ama herkes doğru tarafta olduğuna inanıyor.
🎭 #Arınma
Yazan: Paul Pourveur
Çeviri: Şaban Ol
Metin iddialı bir yerden konuşuyor.
Savaş, diktatörlük, batının ikiyüzlülüğü ve ataerkil düzen…
Bu kadar güçlü bir politik arka plan, doğal olarak seyircide daha net ve keskin bir sistem eleştirisi beklentisi yaratıyor.
Ancak sahnede bu çerçevenin ağırlığı tam karşılığını bulmuyor.
Anlatı, bu büyük politik bağlamdan çok,
bireysel çözülmeler ve yer yer cinsellik eksenine kayıyor.
Bu tercih, metnin taşıdığı yapısal meseleyi geri plana itiyor.
Oysa metnin potansiyeli tam burada:
Kadının yalnızca bireysel değil,
iktidarın ve erkek egemen sistemin içinde nasıl konumlandığını göstermek.
Bu hat açılıyor… ama derinleşmiyor.
Cinsiyet eşitliği meselesi hissediliyor,
ancak sahnede net bir söyleme dönüşemiyor.
Oyunun en güçlü anı, finale doğru üç kadının birbirine karşı daha dürüst hale geldiği yer.
Orada ilk kez gerçek bir temas oluşuyor.
Ve oyun ilk kez orada netleşiyor.
Aslı Senem Can, Aygen Tezcan ve Yasemin Çolak sahnede ciddi bir potansiyel taşıyor.
Ancak oyunculuk dili yer yer teatral ile doğallık arasında kalıyor.
Bu kararsızlık, hem duygusal hem düşünsel etkiyi bölüyor.
Sonuç olarak oyundan bende kalanlar:
Metin büyük bir şey söylüyor.
Ama sahne o büyüklüğü taşımakta temkinli kalıyor.
Bu yüzden ortaya çıkan şey bir yüzleşme değil,
bir yaklaşma.
Bir “arınma” değil,
bir arınma ihtimali.
“Arınma” bir yere varmak değildir.
Utancı tutmayı bıraktığında,
kendini saklamaktan vazgeçtiğinde,
savunmayı indirdiğinde
ve kendinle gerçekten temas edebildiğinde başlar.
@tiyatro.da
Arşimet Prensibi / Tiyatro Dokuz