Sıcacık bir oyun. Özge Arslan bu defa yazıyor, yönetiyor, oynuyor ki o ne oynamak. Hakikaten bu oyundan bahsederken şöyle göğsümde bir ferahlama hissediyorum, tebessüm ediyorum. Yanlış anlaşılmasın, basit bir komedi, komikliklerden değil bu tebessüm ya da bu sıcacık hissiyat. Hiç kolaya kaçmadan, “kadın olmak”la “hükümlü” olmanın hayli sert gerçeklerine, hayli kadın bir gözle bakmak, kulak
vermek ve ses olmak bu sahnede bize sunulan. Fakat bunu sıcacık yapmak, samimiyetle, handiyse her seyircinin gözünün içine bakıp gülümseyerek, ona seslenerek yapmak...
Yaklaşık 65 dakikalık, tek perdelik bir performans bu. “Nokta”, anlatıcının sesiyle değil, bedeniyle de örülmüş bir hafıza töreni gibi ilerliyor. Zaman akışı duraksamıyor; her sahne, bir öncekine örgü gibi bağlanıyor. Rejiyle metin arasındaki uyum dikkat çekici; Özge Arslan’ın yönetmenliğinde, sahne bir yüncü dükkanı ve her nesne — ayak izi, ayakkabı, yorgan, kitap — sembolik bir anlam taşıyor. Bu canlılık, izleyicinin dikkatiyle metnin duygusunu doğrudan buluşturuyor.
Beni de en çok etkileyen suret, ilk anlatıdaki Sarah Baartman oldu. Böyle bir hikâyeyle oyunun açılması ayrıca güçlü olmuş. Kadın bedeni üzerinden hüküm kuran dünyanın, yüzyıllar öncesinden bugüne taşınan o sistematik bakışını sahnede görmek, oyunun temellerine sağlam bir zemin kazandırıyor. Işık kullanımı oyunun duygusal ritmini belirliyor; zaman zaman gölgenin içinden doğan o ince ışık çizgileri, karakterin içsel geçişlerini işaret ediyor. Müzik ve ses tasarımında da aynı incelik var: geleneksel ezgilerle çağdaş seslerin iç içe geçtiği o arka plan, anlatının köklerini bugüne taşıyor. Bu arada oyunun teknik ekibine de değinmeden geçmemek gerekir: dramaturjide Caner Güler, ışık tasarımında Kerem Çetinel, koreografide Ferhat Güneş, kostüm tasarımında Özgür Masur’un imzası var. Satın alınan her biletin 50 TL’sinin Kadın Dayanışma Derneklerine bağışlanıyor olması da, oyunun ruhuyla tam bir bütünlük oluşturuyor. Sanırım oyunu sezonun sonuna doğru bir kez daha izlemeye gideceğim; akışın rejiyle tam uyum içinde olduğu hali muazzam olacaktır. Bernarda’yı izlediğimde şaşkın bir hayranlıkla salondan ayrılmıştım. Bir oyuncunun böylesine zenginleştirerek tek başına sahneyi doldurabilmesinden hayli etkilenmiştim. Klişe olacak, fakat tam noktasıdır, sahnede olmak için doğmuş, büyümüş, kendini büyütmüş bir sanatçı karşımızdaki. “Nokta” gösterdi ki o sahnede daha ne zenginlikler, ne zenginlikler... Özellikle ayak izi, ayakkabı, şaman ritüeli gibi detaylara ayrıca bayıldım. Hikâye anlatıcısının bir Karadeniz kadını, Nokta Ana olması da kendi öznel hikâyemde beni kalbimden yakaladı – ve o Karadeniz şivesi nasıl bu denli iyi yapılabilir, hâlâ şaşkınım. Bu detaylar yalnızca folklorik bir süs değil; anlatıcının belleğinde ve geçmişinde birer iz, birer direniş biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Velhasıl kendinize bir güzellik armağan edin ve Nokta’yı izleyin derim. Özge Arslan’ın emeğiyle, sözüyle, sesiyle ortaya çıkacak daha nice güzelliklere... Alkışı bol olsun!
Nokta / Baba Sahne