Hayalleri olan sıradan modern insanı içinde bulunduğu illüzyonun içinden çıkarıp çıplak ve savunmasız bırakan bir başyapıt.
•••••
Arthur Miller’ın dünya tiyatro edebiyatına armağan ettiği başyapıtı olan “Satıcının Ölümü”nün National Theatre’ın eski Genel Sanat Yönetmeni, Evening Standard, Critics’ Circle ve Olivier Ödüllü Sir Rufus Norris’in yönetmenliğinde Zorlu PSM prodüksiyonuyla sahneleneceğinin duyurulduğu an gündeme bomba gibi düştü. Oyun henüz prömiyer dahi yapmadan gerek tiyatro camiasında gerekse sosyal medyada bir anda en çok tartışılan konularda ilk sıraya yükseldi. Bunda da hiç kuşku yok ki antikapitalist kimliğe sahip oyunun kentsel dönüşüm ve mega projelerle aynı tabanda buluşan sermaye yapılarıyla yan yana gelmesi oldu. Zorlu PSM prodüksiyonu olarak Rönesans Gayrimenkul Yatırım sponsorluğunda sahnelenen oyunun bu mevcut yapısına ek olarak kısıtlı görüş (!) ile başlayan ve 5500 TL’ye varan VIP kategorisine dek uzanan bilet fiyatları son derece etkili oldu. Özellikle kültür sanatın erişilebilirliği ve finansman ilişkileri özelinde şekillenen bu tartışmaların gölgesinde yolculuğuna başlayan oyunu sezonun son temsillerinden birinde izleme şansına eriştim.
•••••
Tartışmaları bir kenara bırakıp oyuna dönecek olursak oyuncu kadrosunda Halit Ergenç, Zerrin Tekindor, Fatih Artman, Kerem Arslanoğlu, Kubilay Karslıoğlu, Beyti Engin, Alize Edizyürek, Buse Kara, Defne Koldaş, İpek Türktan, Mert Aydın, Ömer Cem Çoltu, Talha Kaya, Ardel Biran, Atakan Büyükbaş, Can Çelik, Duygu Savaşçı, Fethi Arda Ergül, Gürdeniz Bursalı, Hakan Karaca, İsmail Keskin, Merve Tokgöz, Tuğçe Doygunel, Tufan Afşar, Ubey Gül ve Yağmur Elif Seber’in yer aldığı Satıcının Ölümü, sezonun açık ara en titizlikle sahneye konan prodüksiyonların başında geliyor. Dışarıdan güçlü gibi görünen fakat son derece kırılgan bir ailenin çöküşü üzerinden ışıltılı bir şekilde sunulan ve kirli paketi rengarenk süslenerek örtülen “Amerikan Rüyası”nın gerçek yüzüyle tanıştıran oyun, sistemin dayattığı başarı anlayışının bireyi nasıl tükettiğini/yabancılaştırdığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Yazıldığı dönemin ötesine uzanarak bugüne dahi ışık tutmayı başaran oyunun metni, zamansız bir trajediden çok daha fazlasını ifade ediyor. Çalışkan olmanın, kurallara uyarak yaşamanın, hayalle yaşama tutunmanın otomatik olarak mutluluk getireceğine inanmış bir kuşağın, değişen dünyanın acımasız gerçekleriyle yüzleşmesinin hikâyesi, zihinsel ve ekonomik çöküşle birlikte bu çarkların içine dahil edilen tüm insanlara ışık tutuyor.
•••••
Büyük Buhran’ın hayalleri birer birer küle dönüştürdüğü acımasız bir sürecin gölgesinde geçen oyun, Willy Loman’ın geçmişle şimdi arasında gidip gelen zihninde, pişmanlıkların, kırılgan umutların ve nihai bir yıkımın izini sürüyor. Başarı arzusunun yıkıma doğru götüren bir silaha dönüştüğü Satıcının Ölümü, Willy’nin ailesiyle olan çatışmalı ilişkisi üzerinden –özellikle büyük oğlu Biff ile yaşadıkları– sadece kişisel bir hezeyanı değil, tüm bir hayat anlayışının iflasını sahneye taşıyor. Sömürülen bireyin, yakılıp giden hayallerin, vefaya karşı vefasızlığın ve en önemlisi bir ömür çabaya karşın yerinde saymanın dayanılmaz acısıyla seyircisine pek çok tanıdık duyguyu hissettiren metnin güçlü eleştirel tonu, Norris’in reji dokunuşlarıyla birleşince anlatıma seviye atlatıyor. Oyunun olay örgüsünde sahneler arası geçişlerin akışkanlığı ve gerçek-hayal arasındaki çizgi öylesine flu şekilde sunuluyor ki anlatıma seviye atlatıyor. İki perde ve neredeyse üç saati bulan süresi boyunca yer yer tempo kaybı yaşamasına rağmen kendini pür dikkat izletmeyi başaran oyun; özellikle başrollerdeki Halit Ergenç, Zerrin Tekindor, Fatih Artman, Kerem Arslanoğlu, Kubilay Karslıoğlu ve Beyti Engin’in olgun performansları eşliğinde iyi bir şef restoranında özenle sunulan spesiyalin damakta bıraktığı lezzeti anımsatıyor.
•••••
Oyunun uluslararası prodüksiyon kalitesine yakışır teknik noktaları da izleme deneyimini yukarı taşırken sade sahne tasarımının avantajı sayesinde efektif bir anlatım ortaya konuyor. Bunda hiç kuşku yok ki National Theatre ve West End prodüksiyonlarının yanı sıra, Beyoncé, U2, Lady Gaga, The Weeknd gibi dünyaca ünlü starların sahne şovlarını tasarlayan Olivier ve Tony Ödüllü Es Devlin’in sahne tasarımını üstlenmesi önemli bir pay sahibi oluyor. West End ve National Theatre prodüksiyonlarıyla uluslararası sahnelerde iz bırakan koreografi diliyle Olivier Ödüllü koreograf Javier de Frutos çarpıcı bir ensemble yorumuyla oyunu katmanlandırması da göze son derece hoş gelen detayları öne çıkarıyor. Başarılı müzikal çalışmalarıyla ülkemizi yurt dışında temsil eden Oğuz Kaplangı, oyuna müzikleriyle eşlik ederken Tony Ödüllü ses tasarımcısı Adam Cork ise oyunun işitsel atmosferini şekillendiriyor. Bugüne kadar National Theatre, Donmar Warehouse, Royal Shakespeare Company, English National Opera ve West End’deki çeşitli prodüksiyonlarda ışık tasarımcısı olarak çalışan Oliver Fenwick, oyunun görsel dünyasını başarıyla kurgularken, oyunun kostümleri ise halen Londra’da devam eden Harry Potter and the Cursed Child’ın Tony ve Olivier ödüllü tasarımcısı Katrina Lindsay imzası taşıyor. Bu derece yetkin bir sahne arkasının varlığı, metnin elindeki gücü doğru kullanıp daha da yukarı taşırken seyirciye de unutamayacağı bir hikâyenin içine dahil ediyor.
Hikayesi Önem Günal’a ait olan ve Anıl Can Beydilli’nin yazıp yönettiği “Ballı Süt”, gerek merkezine aldığı konu gerekse Tülin Özen ve Nilperi Şahinkaya’yı sahnede ilk kez bir araya getirmesi vesilesiyle bu sezon izlemek için heyecan duyduğum oyunlardan biriydi fakat ne yazık ki hayal kırıklığından öteye geçemedi.
•••••
Türkiye ve dünyanın yıllar içindeki değişimi gibi dönüşen ve başkalaşan iki kız kardeşin hikayesini anlatan oyun, beraberinde inişli çıkışlı aile bağları, yaşanan travmaya verilen tepkiler ve yüzleşmenin getirdiği ağırlık etrafında dolanmasına karşın bir türlü derinleş(e)meyen anlatımıyla damakta “süt köpüğü” etkisi bırakıyor. Yıllar içinde birbirinden uzaklaşmalarına karşın yeniden bir arayla gelişle birlikte beliren farklılıklar ve çatışmalarla ana damarını beslemeye çalışan oyun, mizah yönünün ağırlığını hissettirmesi yüzünden gereken etkiyi bırakamıyor. Derya ve Asiye’nin hikayesinin güçlü kalmak, yalnızlaşmak ve birlikte iyileşmenin mümkün olup olmadığı sorusu etrafında ilerleyen tonu içinde yüzleşmenin seyirciye yansıyan yüzü, kelimenin ağırlığını kaldıramıyor.
•••••
Üç farklı zaman diliminde ilerleyen oyunda zaman geçişleri, mekanın değişimi için de bir soluklanma fırsatı sunarken bu birkaç dakikalık dilim boyunca sahnenin yukarısında yer alan üç ekranda Türkiye ve dünya tarihinin unutulmaz siyasi, ekonomik, kültürel, sportif ve toplumsal pek çok olayını hafızamızda tazeliyoruz. Tülin Özen ve Nilperi Şahinkaya’nın sahnedeki partnerliği performans anlamında her ne kadar doyurucu olsa da metinle karşılaştırdığımızda birkaç beden büyük geliyor. Üzgünüm fakat olmamış.
Satıcının Ölümü / Zorlu PSM