-
JOB oyununun prömiyerini 26.04.2025 tarihinde Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde izledim. Max Wolf Friedlich’in metni, Kerem Deren ve Çisil Hazal Tenim dokunuşlarıyla sahneye taşınırken, bugünün en tedirgin edici sorularından birini merkezine alıyor: Kötülük nerede başlar? Ve daha önemlisi, gerçekten tanıyabildiğimiz bir şey midir? Oyun daha ilk anından itibaren seyirciyi güvenli bir yerden izlemeye davet etmiyor.
Şirin’in iş yerinde geçirdiği sinir krizi ve sonrasında ortaya çıkan ifşası, aslında hikâyenin sadece görünen yüzü. İşine geri dönebilmek için bir terapistten “uygunluk” raporu almak zorunda kalması ise bizi kapalı bir alana, bir terapist odasına hapsediyor. Ama bu bildiğimiz anlamda bir seans değil. Şirin’in elinde bir silahla başlayan bu karşılaşma, klasik hasta-doktor ilişkisini daha ilk saniyede paramparça ediyor. Güven dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan, hatta ne kadar yapay olduğunu yüzümüze vuruyor. Metnin en güçlü damarlarından biri kesinlikle jenerasyon çatışması. Boomer kuşağı ile Z kuşağı arasındaki o görünmez ama derin uçurum, sadece teknoloji üzerinden değil; algı, etik ve gerçeklik üzerinden de kuruluyor. Aynı dünyada yaşayıp tamamen farklı gerçekliklere inanmak… Oyunun en rahatsız edici katmanlarından biri buydu benim için. Çünkü burada bir “yanlış anlaşılma” yok; doğrudan bir kopuş ve uzaklık hakim. Arka barkovizyonda dönen videoların kullanımı ise bence oldukça yerindeydi. Kimine göre gereksiz gelebilir ancak ben orada anlatılan tavrı sevdim. Sahnede izlediğimiz hikâyeyle paralel akan o dijital akış, oyunun ritmini beslediği gibi, seyirciyi de bence tetikte tutuyor. Sanki sadece sahnedeki karakterleri değil, onların zihninin içini de izliyormuşuz hissi yaratıyor. Bu da oyunun atmosferini ciddi anlamda güçlendirmiş. Dekor tasarımına ayrıca bir parantez açmak gerekiyor. Terapist odası olarak kurulan o alan, bir küpün içindeymiş hissi veriyor. Keskin sınırları olan, kaçışı olmayan bir zihin gibi… Bu tercih, metnin psikolojik gerilimini destekleyen en doğru sahnelemelerden biri olmuş. Ama oyun ne kadar iyi başlarsa başlasın, benim için en kritik kırılma noktası finaldi. Çünkü hikâye boyunca adım adım yükselen o gerilim, o “bir şey olacak” hissi, finalde beklediğim çarpıcılığa ulaşamadı. Oysa ki oyun beni tam anlamıyla bir tokat yemeye hazırlamıştı. Tüm o birikimin sonunda daha sarsıcı, daha keskin bir kapanış beklerdim. Bu haliyle final, bende bir eksiklik duygusu bıraktı. Sanki cümle tamamlanmadan bitmiş gibi. Oyunun temel meselesi ise oldukça sert: kötülüğün kaynağı. Ve belki de daha korkutucu olan şu; o kötülüğün belirli bir yüzü yok. Günlük hayatımızda yanımızdan geçen biri, komşumuz, iş arkadaşımız… Herkes potansiyel olarak o karanlığı taşıyor olabilir. Ve biz bunu asla tam olarak bilemeyiz. Bu düşünce, oyunun en güçlü, en gerçek ve en rahatsız edici tarafıydı benim için. Çünkü çözüm sunmuyor. Aksine, bizi çok tanıdık ama huzursuz bir kabulle baş başa bırakıyor: Kötülük var ve biz onunla yaşamayı öğrenmek zorundayız. Oyunculuk tarafında Leyla Tanlar’ın performansı özellikle dikkat çekiciydi. İlk oyunu olmasına rağmen rolün altından büyük ölçüde kalkmış. Zamanla çok daha derinleşeceğini hissettiriyor. Sarp Akkaya ise tam anlamıyla bir terapist dinginliğinde, kontrollü ve profesyonel bir çizgideydi. İkilinin sahnedeki uyumu genel olarak dengeliydi ama provalar arttıkça daha da oturacağını düşünüyorum. Genel olarak baktığımda, “JOB” benim için iyi fikirleri olan, güçlü bir atmosfer kuran ama finalde o son darbeyi vuramayan bir iş olarak kaldı. İzlerken içine çekiyor, düşündürüyor, yer yer rahatsız ediyor ama bittiğinde beklediğim o sarsıcı etkiyi tam olarak bırakmıyor. Yine de şunu net söyleyebilirim: Bu oyun, cevaplardan çok sorularla ilgileniyor. Ve belki de en doğrusu bu. Çünkü bazı soruların net bir cevabı yok. Teşekkürler…
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
-
Kötülüğün kaynağı neresi? Her gün karşılaştığımız rutin hale nasıl geldi? Aramızda dolaşan, yan masamıza oturan, yolda önümüze geçen, kaldırımları dolduran. Üreyen, paylaşılan, içimize işleyen. Karanlığında boğan. Ekran başında zevkten kendinden geçiren. Uykulara sızan, zihni kemiren, sinirden deliye döndüren. İnsanın sınırlarını aştığında kaçabileceği neresi var? Travmalarda yıkılmadan sığınabileceği. Yapılabilecek bütün kötülükler pusuda beklerken güç kimde peki? Onu içine çekip beslenen de mi? Yoksa tek dokunuşla silip yok edende mi? Eli yanmadan bu gücü kim kavrayabilir? Onun altında ezilmeden? İnsanlarla kurulan bağlar kalkan olabilir mi? Yok sayan, göz diken, el uzatmayan insanlarla. Kapı önünde bekleyen tek bekçiyi kim destekler? Kalbi patlamaya hazırken kim yatıştırır? Göğsünü sıkıştıranları kim söküp atar? Yıkılırsa kim kaldırır? Bir terapist mi? Kendine bile faydası dokunmazken nasıl yapabilir? Kendi travmalarında tıkılmışken. Gerçekten faydası neye dokunur, iyiliğe mi, kötülüğe mi? Bir danışan ile arasındaki çizgi nerede kalır? Gizlediği ön yargılarda, suçlulukta, sırlarda. Bir silahın ardında. Her an patlamaya hazır, belki de çoktan patlamış. Ve karanlık küpün sekiz köşesine dağılmış. İnsanların binbir haline.
-
beğenmekle eleştirmek arsında kararsız kaldığım bir oyun oldu. düşündüren noktaları oyunun çok iyi işleinişi veya anlatımındaki güzellik değil de direkt olarak konusundan kaynaklıydı. bana kalırsa görüntüleri ekrana verdikleri kısımlar gereksizdi. zaten sahnede oynanabilecek ya da zaten oynanacak olan şeyleri ayrıcadan gösterilmesi bana saçma geldi. oyunculuklar da beni etkilemedi, kötü değildi ama etkilemedi. üstüne düşünülesi bir oyun, kesinlikle. ve bence bu konudan çok daha güzel bir senaryo yazılıp, çok çok daha etkileyici bir oyun yapılabilirdi, senaryo kısıtlayıcıydı.
-
beğenmekle eleştirmek arsında kararsız kaldığım bir oyun oldu. düşündüren noktaları oyunun çok iyi işleinişi veya anlatımındaki güzellik değil de direkt olarak konusundan kaynaklıydı. bana kalırsa görüntüleri ekrana verdikleri kısımlar gereksizdi. zaten sahnede oynanabilecek ya da zaten oynanacak olan şeyleri ayrıcadan gösterilmesi bana saçma geldi. oyunculuklar da beni etkilemedi, kötü değildi ama etkilemedi. üstüne düşünülesi bir oyun, kesinlikle. ve bence bu konudan çok daha güzel bir senaryo yazılıp, çok çok daha etkileyici bir oyun yapılabilirdi, senaryo kısıtlayıcıydı.
-
beğenmekle eleştirmek arsında kararsız kaldığım bir oyun oldu. düşündüren noktaları oyunun çok iyi işleinişi veya anlatımındaki güzellik değil de direkt olarak konusundan kaynaklıydı. bana kalırsa görüntüleri ekrana verdikleri kısımlar gereksizdi. zaten sahnede oynanabilecek ya da zaten oynanacak olan şeyleri ayrıcadan gösterilmesi bana saçma geldi. oyunculuklar da beni etkilemedi, kötü değildi ama etkilemedi. üstüne düşünülesi bir oyun, kesinlikle. ve bence bu konudan çok daha güzel bir senaryo yazılıp, çok çok daha etkileyici bir oyun yapılabilirdi, senaryo kısıtlayıcıydı.
Job / Satsuma Sahne