Semaver Kumpanya’nın yıllar sonra yeniden sahnelere dönen oyunu “Metot”u 31.03.2026 tarihinde Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde izledim. Bu arada daha önce izlemedim ben bu oyunu, Semaver Kumpanya’nın oyunlarına karşı oldukça ilgim olduğu ve beğendiğim için tekrar oynayacağını duyar duymaz biletimi aldım. Serkan Keskin, Şebnem Hassanisoughi, Sarp Aydınoğlu ve Yavuz Pekman’ın yer aldığı oyunda oyuncuların birbiriyle partnerliği, oluşturdukları enerji muazzamdı. Sahnede oldukça minimalist ve sanki labarotuvar hissiyatı veren bir plazanın toplantı odası karşılıyor bizi. Oyun; iş görüşmesi için gelen 4 adayın son aşamaya kaldıktan sonra aralarından yalnızca bir kişinin işe alınacağını öğrenmelerini ve süreç ilerledikçe aslında bu işe alım değerlendirmelerini adayların birbirleri üzerinden yapmaları istenmesini konu alıyor. Kapitalizm ve iş dünyası eleştirisini oldukça yoğun işleyen metin; İspanyol yazar Jordi Galceran tarafından yazılmış. Ben metni çok sevdim. Oyunun sonuna kadar toplantı salonunda verilen zarflar eşliğinde tamamlanan görevler oldukça ilgi çekici ve sürprizliydi. Bu bakımdan adeta bir sinema filmi izliyormuşcasına keyifle seyrettim oyunu. Tek olumsuz yanı; bu kadar uzun bir oyun mutlaka bir perde arası vermeli diye düşünüyorum. Çünkü oyun ne kadar akıcı ve de iyi olursa olsun, insanın es verme ihtiyacı olabiliyor ve ben de zaman zaman bu sebepten dolayı hoşnut kalmadığım yerler oldu. Oyunun süresi 2 buçuk saate yakın sürüyor ve tek perde oluşu seyri bu bakımdan keyifsiz hâle getirebiliyor ancak ben oyunun güzel yönlerinden bahsetmek istiyorum. Oyun içeriği komedi olarak belirtilmiş ancak oyun kesinlikle salt komediden uzak, kara komedi denilebilecek bir üslupla yazılmış, psikolojik dramı yüksek bir oyundu. Serkan Keskin’i daha öncesinde Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ve Cimri’de izlemiştim. Kendinin sıkı bir hayranıyım. Bu oyunda da kattığı enerji çok derinden hissediliyor. Sarp Aydınoğlu’nu daha öncesinde Mağrur Fil Ölüleri’nde izlemiştim, diğer iki oyuncuyu ilk kez izledim. Beraber içinde bulundukları uyum çok güzeldi, bu noktada cast seçimi çok yerinde olmuş. Oyunda karakterlerin yer yer rol değişiminde bulunmaları, verilen görevler eşliğinde etik sınırların zorlanması, psikolojik baskının yol açtığı manipülatif reaksiyonlar eşliğinde izlediğimiz Metot oyunu; klasik bir iş görüşmesinden ziyade duygusal çatışmaların, bize dayatılan dogmaların bünyemizde ve gündelik yaşantımızda bizlerde oluşturduğu etkileri gözler önüne seriyor. Adayların zamanla birbirine düşman kesilerek, birbirlerini tanımadıkları hâlde yüzleşmeleri ve gerçekleri saklayarak farklı hikâyeler arkalarına sığınıp adetâ rol yapmaları oldukça güzel yazılmış ve kurgulanmış. Sonu gayet sürprizli bitiyor ve insana tokat atarcasına gerçekleri su yüzeyine çıkartıyor. Böyle gerçek, hayatın içinden ve sübliminal mesajların yer aldığı oyunları seviyorum, en azından ne amaca hizmet ettiği ortada ve insanın zihninde yarattığı soru işaretleri bence gayet önemli. Bu sebeple bile mutlaka izlenilmesi gereken bir oyun olduğu kanaatindeyim. Alkışınız bol olsun!
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
Aslında kendisinin Yasemin Sakallıoğlu olma sürecinde neler yaşadığını daha mizahi yönden anlattığı bir talk-show olmuş. Cem Yılmaz, Ata Demirer, Tolga Çevik vb gibi başarılı erkek komedyenlere aşina olduktan sonra bir kadın komedyenin en az onlar kadar güldürebilmesi ve bunu yaparken dozunda ilerleyerek, seyri zorlaştırmadan, vakti kararında ve olması gerektiği gibi değerlendirmesi takdir edilesi bir durum. Ben şahsen izlerken
çok eğlendim. İlk başlarda bir tereddüt içindeydim fakat sonradan sanırım kendisi de açılınca daha keyifli hâle geldi ve aktı gitti. Teşekkürler
Geçen sene 29. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında prömiyerini yapan ve festivalde 2 gün üstüste programda yer alan “Fora” oyununu 30.03.2026 tarihinde Enka Oditoryumu’nda izledim. Olağanüstü kadrosundan dolayı çok iyi bir iş bekledim lâkin bu isimler oyunu kotarmaya pek de yeterli olmamış. Hikmet Hükümenoğlu’nun daha önce yazdığı başka oyun var mı bilmiyorum ancak daha önce herhangi bir oyununa denk gelmedim. Gelelim Fora’ya. Sahnede pek sevemediğim, oldukça yetersiz ve basit bir dekor bizi karşıladı. Anlam veremediğim aynamsı plakalar bir yemek masasını çevrelerken, yemek masasının basitliği, üzerindekilerin yapaylığı maalesef beni fethetmedi. Bir Cuma akşamı, şık bir İtalyan restoranında geçiyorsa hikâye ben dekoru da anlatıldığı gibi şık ve özenli beklerdim. Ismarlanan yemekleri o masada görmeyi, oyuncuların arada o yemeklerin tatlarına bakarak sohbetlerine devam etmelerini ben şahsen istedim. Mesela geçen sene Güzel Son oyunu bir meyhanede geçiyordu ve o dekorun özeni, ince işlenişi, o pişen yemeklerin ve mezelerin kokusu hâlen burnumdadır. Muazzam bir özendi. Burada muhtemelen bütçenin tamamı bu 5 ünlü isme ayrılmış… Bir aile çatışması ve yüzleşmesini izlemeyi umduğum bu oyunda ne yazık ki bir aile göremedim. Çatışmanın olması için önce bir aile yapısının olması lazım. Karakterler birbirinden o kadar kopuk ve uzaklar ki izlerken düşündüm de; ben 5 sene önce görüştüğüm bir arkadaşımla o masada yemek yesem muhtemelen daha bağlarımız kuvvetli olur ve hissedilirdi. Burada oyuncuların asla bir hatası yok, hata metnin ve rejinin zayıflığında tamamiyle. Oldukça mükemmelliyetçi, mesafeli, burjuvazi ve kızına nazaran oğluna daha düşkün bir anneyi canlandıran Şenay Gürler, eşinin baskınlığı altında sürekli ezilerek günün sonunda masadaki diğer karakterin deyimiyle de binevi “poğaça” gibi oturan ve iletişimi kopuk bir baba figürünü canlandıran Şerif Erol, bir sebeple ailesini akşam yemeğine ikna eden ve amacı uzun zamandır beraber olduğu kız arkadaşını ailesine tanıtmak olan, ailesinden destek alamayan ve kendi başına çaba sarfederek bir yerlere gelmeyi hedefleyen ama bir o kadar da sorumluluktan kaçan genç bir adama hayat veren Kubilay Aka, ilişkisinde sevdiği adamı olduğu gibi kabullenmeye çalışırken mutsuzluğa doğru sürüklenen ve yalanların arkasına sığınarak kendine sınır belirleyen bir kadına hayat veren Şükran Ovalı ile aileyle uzun zamandır görüşmeyen, özellikle annesi ve erkek kardeşiyle bağları oldukça kopuk, annesine nazaran burjuvaziden epey uzak tam bir iklim aktivisiti olan ve babanın daha düşkün olduğu bir abla figürünü canlandıran Aslı İnandık derken tümü bir araya geldiğinde bireysel olarak hareket ederken asla bir bütünlüğü oluşturamıyorlar. Selamlama kısmında da oyuncuların pek tatmin olmadığı yüzlerinden anlaşılıyordu, bu his seyirciye yansıdı bence. Bu arada asla sıkılmadığım bir 85 dk geçirdim oyun esnasında, benim tek sevmediğim şey oyunun mutlak bir finale erişemiyor ve en nihayetinde bir amaç gütmüyor olmasıydı. Eray Karadeniz de hem paramedik hem de garson rolüyle sahnedeydi, kendisi farklı bir dinamik katıyordu oyuna. Keşke daha fazla yer verilseydi eminim tempoyu biraz olsun yükseltebilirdi. Hikâye ya daha trajik olmaya ya da daha mizah yönünün ağır olmasına ihtiyaç duyuyor. Karakterlerin yer yer iç seslerini yansıttıkları o iç dünyaların daha farklı sahnelenmesini isterdim. Bütününde dediğim gibi asla sıkılmadığım ve sonuna kadar keyifle izlediğim, ancak çoğu noktada beni tatmin etmeyen “ortalama” bir oyun seyrettim. Yolu uzun olur mu bilmem ancak sırf 6 tane kıymetli oyuncuyu bir arada görmek isteyenlere oyunu tavsiye edebilirim. Teşekkürler…
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
Metot / Semaver Kumpanya