Prömiyerinden bu yana en merakla beklediğim oyun olan Satıcının Ölümü’nün henüz dördüncü temsilini 06.04.2026 tarihinde Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde izledim. Oyunu izledikten sonra bende kalan duygu çok netti; bu hikâye bir adamın ölümü değil, bir hayalin çöküşü. Arthur Miller’ın metni zaten güçlü ama bu sahnelemede beni en çok yakalayan şey, zamanın kırılması oldu. Geçmişle şimdi arasında gidip gelen bir bilinç… Sanki Willy sadece yaşamıyor, aynı anda hem hatırlıyor hem de kaybediyor. Zaman ilerlemiyor; üstüne çöküyor. Halit Ergenç’in Willy’si, kendine bir ölüm kurgulayan bir adam. Öyle bir ölüm ki, cenazesinde kalabalık olacağına inanıyor. Tanınmış olmanın, sevilmiş olmanın son bir kanıtı gibi. Ama en trajik tarafı şu: bütün hayatı boyunca kuramadığı bağı, öldüğünde kurabileceğini sanıyor. Bu, sadece bir çaresizlik değil; kapital düzenin insanın zihnine ektiği çok derin bir yanılsama. Es Devlin’in o muhteşem dekor tasarımı… Uzun bir yol, ışıklar ve sandalyelerle yarattığı o derin ve kusursuz dünya! Sahnedeki “yol” hissi çok belirgindi benim için. O yol, sadece bir satış rotası değil; bir hayatın ta kendisi. Sürekli ilerlemek zorunda olan, durursa yok olacak bir hayat. Para kazanmak zorunda olduğu için yaşamaya mecbur kalan bir adam… Ve tam da bu yüzden yavaş yavaş yok olmaya sürüklenen biri. Zerrin Tekindor’un Linda’sı ise bu çöküşün sessiz taşıyıcısı. Kocasına acıyan ama onu bırakmayan bir eş. Çocuklarıyla kocası arasında köprü olmaya çalışan bir anne. Affedici, hatta belki fazla affedici… Onun varlığı, sahnedeki en kırılgan ama en güçlü denge unsuru. Çocuklarla olan ilişki ise oyunun en sert damarlarından biri. Bir zamanlar güçlü ve umut dolu olan bağın, tek bir kırılma anıyla, hayatına giren başka bir kadınla nasıl çözüldüğünü izliyoruz. Ve sonrasında gelen o tanıdık döngü: suçlama, hayal kırıklığı, uzaklaşma. Çocukların da babaları gibi hayalperest olması ama bir noktada gerçekle yüzleşmeleriyle beraber bu sahte Amerikan rüyasından uyanarak realist bir perspektiften dünyaya bakmalarını izliyoruz. Willy’nin ise tam tersine, o gerçekle yüzleşemediği için yok oluşa gitmesi. Ensemble’lar oyuna bütünsel ve anlamlı bir katkı sağlıyor. Onlar olmasa oyunun duygusu bu kadar yukarıda olamazdı, gerçekten bir ekip bütünlüğünün sağladığı başarı örneği izledik. Sahne tasarımında sandalyelerin kullanımı özellikle dikkat çekiciydi. Sanki her sandalye bir hayat parçasını temsil ediyordu. Oturulan, terk edilen, hatırlanan anlar… Bu anlamda sahnelemenin dili bana yer yer Lars von Trier’in sinemasını hatırlattı. Yalın, anlamlı, derin ama rahatsız edici, sembolik ama duygudan kopmayan bir anlatım. Bir detay daha var ki bence oyunun en sert tokadı; zamanında adını kendi verdiği bir çocuğun büyüyüp patron olması ve onu işten çıkarabilecek konuma gelmesi. Bu, sadece bireysel bir çöküş değil; sistemin acımasızlığının somut hali. Yerine yenisi gelir. Her zaman. Bu yorum, klasik bir metni fazlasıyla modern bir yerden okuyor. Kapital sistemin dayattığı başarı fikri, görünür olma arzusu, işe yarar olma zorunluluğu… Ve tüm bunların altında ezilen bir insanın kırılganlığı. Oyundan çıktığımda şunu düşündüm: Willy Loman’ın en büyük trajedisi başarısız olması değil. Gerçekle yüzleşememesi. Ve belki de en acısı, bu hikâyenin hiç de uzak olmaması. Acaba ömrümüz yaşadığımız evin taksidini ödemeye bile yetecek mi tereddütü zaten oyunun son vurucu hamlesini yaparak size sağlam bir tokat atmayı başarıyor. Hareket tasarımlarıyla, koreografisiyle, cast seçimiyle, başarılı çevirisiyle, muhteşem kostüm ve dekor tasarımıyla, ışık tasarımıyla, derin müziklerle, güçlü ve özgün bir reji yönetimiyle ve de en önemlisi muhteşem oyunculuk resitalleriyle izlediğimiz “Satıcının Ölümü” nün tüm ekibini ayakta alkışlıyorum!
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
Semaver Kumpanya’nın yıllar sonra yeniden sahnelere dönen oyunu “Metot”u 31.03.2026 tarihinde Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde izledim. Bu arada daha önce izlemedim ben bu oyunu, Semaver Kumpanya’nın oyunlarına karşı oldukça ilgim olduğu ve beğendiğim için tekrar oynayacağını duyar duymaz biletimi aldım. Serkan Keskin, Şebnem Hassanisoughi, Sarp Aydınoğlu ve Yavuz Pekman’ın yer aldığı oyunda oyuncuların birbiriyle partnerliği, oluşturdukları enerji muazzamdı. Sahnede oldukça minimalist ve sanki labarotuvar hissiyatı veren bir plazanın toplantı odası karşılıyor bizi. Oyun; iş görüşmesi için gelen 4 adayın son aşamaya kaldıktan sonra aralarından yalnızca bir kişinin işe alınacağını öğrenmelerini ve süreç ilerledikçe aslında bu işe alım değerlendirmelerini adayların birbirleri üzerinden yapmaları istenmesini konu alıyor. Kapitalizm ve iş dünyası eleştirisini oldukça yoğun işleyen metin; İspanyol yazar Jordi Galceran tarafından yazılmış. Ben metni çok sevdim. Oyunun sonuna kadar toplantı salonunda verilen zarflar eşliğinde tamamlanan görevler oldukça ilgi çekici ve sürprizliydi. Bu bakımdan adeta bir sinema filmi izliyormuşcasına keyifle seyrettim oyunu. Tek olumsuz yanı; bu kadar uzun bir oyun mutlaka bir perde arası vermeli diye düşünüyorum. Çünkü oyun ne kadar akıcı ve de iyi olursa olsun, insanın es verme ihtiyacı olabiliyor ve ben de zaman zaman bu sebepten dolayı hoşnut kalmadığım yerler oldu. Oyunun süresi 2 buçuk saate yakın sürüyor ve tek perde oluşu seyri bu bakımdan keyifsiz hâle getirebiliyor ancak ben oyunun güzel yönlerinden bahsetmek istiyorum. Oyun içeriği komedi olarak belirtilmiş ancak oyun kesinlikle salt komediden uzak, kara komedi denilebilecek bir üslupla yazılmış, psikolojik dramı yüksek bir oyundu. Serkan Keskin’i daha öncesinde Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ve Cimri’de izlemiştim. Kendinin sıkı bir hayranıyım. Bu oyunda da kattığı enerji çok derinden hissediliyor. Sarp Aydınoğlu’nu daha öncesinde Mağrur Fil Ölüleri’nde izlemiştim, diğer iki oyuncuyu ilk kez izledim. Beraber içinde bulundukları uyum çok güzeldi, bu noktada cast seçimi çok yerinde olmuş. Oyunda karakterlerin yer yer rol değişiminde bulunmaları, verilen görevler eşliğinde etik sınırların zorlanması, psikolojik baskının yol açtığı manipülatif reaksiyonlar eşliğinde izlediğimiz Metot oyunu; klasik bir iş görüşmesinden ziyade duygusal çatışmaların, bize dayatılan dogmaların bünyemizde ve gündelik yaşantımızda bizlerde oluşturduğu etkileri gözler önüne seriyor. Adayların zamanla birbirine düşman kesilerek, birbirlerini tanımadıkları hâlde yüzleşmeleri ve gerçekleri saklayarak farklı hikâyeler arkalarına sığınıp adetâ rol yapmaları oldukça güzel yazılmış ve kurgulanmış. Sonu gayet sürprizli bitiyor ve insana tokat atarcasına gerçekleri su yüzeyine çıkartıyor. Böyle gerçek, hayatın içinden ve sübliminal mesajların yer aldığı oyunları seviyorum, en azından ne amaca hizmet ettiği ortada ve insanın zihninde yarattığı soru işaretleri bence gayet önemli. Bu sebeple bile mutlaka izlenilmesi gereken bir oyun olduğu kanaatindeyim. Alkışınız bol olsun!
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
Satıcının Ölümü / Zorlu PSM