8. İstanbul Fringe Festival kapsamında Brezilyalı performans sanatçısı Gabi Flares’ın “DELUGE” performansını 25.09.2026 tarihinde Zorlu PSM Studio Sahnesi’nde izledim. Kederi, kaybı ve özellikle bir ilişkinin bitişinden sonra insanın içinde taşmaya başlayan o kontrolsüz duygu halini büyülü gerçekçi, absürt ve deneysel bir dille anlatmaya çalışan bir iş… “Deluge” kelime anlamıyla ezici büyüklükte bir sel, şiddetli
bir sağanak demek ve temsil daha başlamadan bizi o suyun içine sokmaya çalışıyor. Salona girdiğimiz andan itibaren neredeyse yarım saat boyunca tekrar tekrar duyduğumuz, su damlasını andıran o rahatsız edici ses… Arka barkovizyonda kocaman harflerle DELUGE ve kelimenin anlamı… Sahnenin ortasında duran ana kahramanımız reçel kavanozu, diğer ışık saçan kavanozlar, piyano, el merdiveni ve blok ışıklar… Henüz hiçbir şey başlamamışken bile bir şeylerin damladığını, biriktiğini ve sonunda taşacağını anlıyorsunuz. Fikir olarak çok sevdim bunu. Ama temsil ilerledikçe şunu hissetmeye başladım: ben o selin binevi altında kalmak isterken sadece suyun sesini dinledim. Oyunun temelinde bir ayrılık sonrası yaşanan yas var. Bir kadının zihninde kontrol altında tutmaya çalıştığı düşünceler, bastırmaya çalıştığı duygular ve bütün bunların zamanla gerçeklikle hayal arasındaki sınırı ortadan kaldırması… Su sızdıran bir ev, delikler, merdivenler, Komodo ejderleri ve gittikçe çoğalan reçel kavanozları… Aslında bütün bunlar oldukça güçlü metaforlar. Özellikle reçel fikrini sevdim. Çilek reçeli, ahududu reçeli, çarkıfelek reçeli, vesaire. Bir zamanlar ilişkinin içinde sıradan, hatta belki güzel bir anlam taşıyan bir şeyin ayrılıktan sonra her yerde karşınıza çıkması… Kavanozların çoğalması bana tam olarak yasın kendisini düşündürdü. Kaldırıyorsunuz, başka yerde beliriyor. Görmezden geliyorsunuz, tekrar karşınıza çıkıyor. Siz hayatınıza devam etmeye çalıştıkça o, evin başka bir köşesinden sızıyor. Çünkü yas biraz da böyle bir şey sanırım. Bir anda gelmiyor. Damlıyor. Damlıyor. Damlıyor. Ve siz fark ettiğinizde ev çoktan suyla dolmuş oluyor. Performansın çıkış noktasının sadece kişisel bir ayrılık hikâyesi olmaması da ayrıca kıymetli. Flares’ın sosyal medya üzerinden yaptığı çağrıyla 40’tan fazla insanın gerçek kayıp ve yas deneyimlerinden beslenen bir yapı kurulmuş. Dolayısıyla sahnede tek bir kadının ayrılığını izlerken aslında farklı insanların kaybetme biçimlerinin kırıntıları da o dünyanın içine karışıyor. Ancak benim problemim tam olarak burada başladı. Bu kadar güçlü bir çıkış noktası, bu kadar zengin imgeler ve “taşmak” üzerine kurulmuş böylesine fiziksel bir kavram varken, ben daha fazla beden tavrı görmek istedim. Daha az kelime, daha fazla beden dili. Çünkü “Deluge” benim için anlatılmaktan çok yaşatılması gereken bir fikirdi. Bir kadının zihninin taştığını bana söylemesinden ziyade, bedeninin gerçekten kontrolden çıktığını görmek isterdim. Merdivenin ağırlığını omuzlarında hissetmek, o reçellerin arasında sıkışmak, o suyun yükseldiğine inanmak, nefessiz kalmak isterdim. Kısacası o suyun altında biraz boğulmak isterdim. Ama olmadı. Temsil boyunca sözlü anlatının ağırlığı arttıkça benim performansla kurduğum bağ azaldı. Seyirciye yöneltilen sorular, soru-cevap şeklinde gelişen anlar, kopuk müzikler, barkovizyonda beliren büyük kelimeler ve ardından o kelimelerin yarattığı hislerin anlatılması… Bunların ne yapmak istediğini anlıyorum ama bende beklediğim karşılığı yaratmadı. Üstelik burada çok önemli bir problem daha vardı: Türkçe altyazının olmaması. Uluslararası bir festival kapsamında Türkiye’de sahnelenen ve anlatısının bu kadar büyük bölümünü söze yaslayan bir performansta Türkçe üstyazı olmaması bana ciddi bir eksiklik gibi geldi. Ben İngilizce biliyordum ve bir sıkıntı yaşamadım. Ama bu herkes için geçerli olmayabilir, bu düşünülebilirdi. Her seyircinin İngilizce bilmesini bekleyemeyiz. En azından eş zamanlı İngilizce metin bile projeksiyonda akabilirdi. Çünkü sözün bu kadar merkezi olduğu bir işte dili kaçırdığınız anda sadece birkaç cümleyi değil, performansın temel meselesini de kaçırmaya başlıyorsunuz. Gabi Flares ise sahnede gerçekten çok sempatik, sıcak ve seyirciyle iletişimi kuvvetli bir performansçı. Seyirciyle göz göze gelmekten, iletişim kurmaktan ve performansın sınırlarını salonun içine taşımaktan çekinmiyor. Benim eleştirim sanatçının enerjisinden çok, o enerjinin hangi anlatım biçimi içerisinde kullanıldığıyla ilgili. Çünkü daha fazlasını yapabilecek bir beden olduğunu hissediyorsunuz ve tam da bu nedenle daha fazlasını görmek istiyorsunuz. Müzik tarafında da benzer bir kopukluk yaşadım. Tekrar eden sesler ve birbirine sonradan eklenmiş hissi veren müzik geçişleri, bende hedeflenen duygu değişimlerini her zaman yaratamadı. Reçel kavanozları, piyano, masa ve merdivenle kurulmaya çalışılan görsel bütünlük de bir noktadan sonra benim için dağılmaya başladı. Komodo ejderleri, reçeller, biten ilişki, su sızdıran ev, delikler, merdiven, müzik, seyirciyle iletişim, kelimeler… Hepsi ayrı ayrı ilginç. Ama yan yana geldiklerinde benim için tek bir güçlü bütüne dönüşemediler. Belki de “DELUGE” ile aramdaki temel mesele tam olarak buydu. Performansın ne anlatmak istediğini anladım. Hatta çıkış noktasını oldukça sevdim. Kederin insanın hayatına bir anda değil, yavaş yavaş sızması; sonra her şeyi ele geçirip kontrol edilemez bir sele dönüşmesi çok güzel bir metafor. Ama ben metaforu anlamakla yetinmek istemedim. Onu hissetmek istedim. Bir saatin sonunda o damlaların bir sele dönüştüğünü, sahnedeki kadının dünyasının gerçekten taştığını ve benim de o taşkının içerisinde kaldığımı hissetmek isterdim. Olmadı. Belki daha fazla fiziksel tiyatro, daha güçlü bir beden dili ve sözün biraz daha geri çekildiği bir rejiyle benim için çok daha etkileyici bir deneyime dönüşebilirdi. Çünkü bazı duygular anlatıldığında küçülüyor. Keder de bunlardan biri. Bazen bir insanın “boğuluyorum” demesine ihtiyacımız yoktur. Onun nefessiz kalışını görmemiz yeterlidir. “DELUGE” bana suyu gösterdi. Ama beni içine çekemedi. Katkısı olanlara teşekkürler…
Deluge / İstanbul Fringe Festival