Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu’nun oynadığı “Devlerin Savaşı” oyununu 20.05.2026 tarihinde Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde izledim. Peter Danish’in kaleminden çıkan bu metin, sadece iki büyük sanatçının karşılaşmasını değil; iki egonun, iki bakış açısının ve iki farklı sanat anlayışının çarpışmasını sahneye taşıyor. Üstelik bunu yaparken, izlediğimiz şey bir rekabetten çok daha fazlasına dönüşüyor: Birbirini var eden iki “dev”in hikâyesi. Oyun, bir restoranda karşılaşan Herbert von Karajan ve Leonard Bernstein etrafında kuruluyor. Daha ilk anlardan itibaren aralarındaki farklar o kadar net ki… Mesela biri çay içerken, diğeri viskisini yudumluyor. Biri disiplinin, kontrolün ve kusursuzluğun temsilcisiyken; diğeri daha duygusal, daha dışavurumcu ve daha “yaşayan” bir müzik anlayışını savunuyor. Ama tüm bu zıtlıkların içinde çok daha güçlü bir bağ var, o da birbirlerine duydukları görünmez hayranlık! İlk perde tam anlamıyla bir ego savaşı. İki dev ismin, kelimeler üzerinden kurduğu bir satranç oyunu gibi… Sürekli birbirlerini tartıyorlar, sınırlarını yokluyorlar, zayıf noktalarını arıyorlar. Ama en ilginç tarafı şu: birbirleri hakkında her şeyi biliyorlar. İzlemediklerini iddia ettikleri temsilleri bile en ince detayına kadar takip etmişler. Sadece bunu kabul etmiyorlar. Çünkü kabul etmek, egodan bir parça vermek demek. İkinci perde ise bambaşka bir yere evriliyor. O sert kabuk kırılıyor ve altından daha çıplak, daha dürüst bir yüz çıkıyor. Eleştiriler, itiraflar ve en önemlisi bir hesaplaşma… Burada oyun, rekabetten çıkıp bir tür karşılıklı itirafa dönüşüyor. Ve aslında şunu fark ediyorsunuz: bu iki adam birbirlerinden nefret etmiyor. Tam tersine, birbirleri olmadan eksik kalacak iki yarım gibi duruyorlar. Metnin en güçlü taraflarından biri, dönemin politik ve sosyo-kültürel atmosferini bu iki karakter üzerinden hissettirmesi. Sanatın ve müziğin, içinde bulunduğu çağdan bağımsız olamayacağını net bir şekilde görüyoruz. Aynı zamanda aralarındaki diyaloglarda homoseksüellik üzerinden yapılan göndermeler de, karakterlerin hem birbirlerini provoke etme biçimlerini hem de dönemin kırılgan hassasiyetlerini yansıtıyor. Ama burada benim için önemli bir kırılma noktası var: o da oyunun iki perde olması. Yaklaşık 85 dakikalık bir metnin ikiye bölünmesi, ne yazık ki ritmi aşağı çekmiş. Tam içine girmişken verilen ara, kurulan yoğunluğu dağıtıyor. Bu hikâye tek perdede, kesintisiz bir akışla çok daha güçlü bir etki bırakabilirdi. Oyunculuklara gelirsek… Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu gerçekten bir oyunculuk resitali sunuyor. Uzun diyaloglar, yüksek tempo, yoğun metin… Ama bir an bile düşmüyorlar. Sahnede adeta notalarla dans eden iki adam izliyorsunuz. Sadece oynamıyorlar; karakterleri yaşıyorlar, birbirlerine çarpıyorlar, birbirlerinden besleniyorlar. Okan Bayülgen’in işlerine karşı maalesef bir ön yargım oluşmuştu ancak kendisinin yazmadığı, sadece oynadığı oyunlar daha keyifli olabiliyormuş, bunu bugün anlamış oldum. Çünkü bugünkü aldığım zevki Richard’da ve Drakula’da ne yazık ki alamamıştım… Yönetmen kısmında bulunab Nihal Usanmaz ise metnin entellektüel yapısını bozmadan, akıcı ve anlaşılır bir sahne dili kurmayı başarmış. Aynı zamanda oyunda garson rolünde izledik. Oyuna bir katkısı var mıydı tartışılır ancak bütünlüğü katiyen bozmamış. Didaktik olma riski taşıyan bir metni, seyirciyi koparmadan, aksine içine çekerek ilerletmek kolay iş değil. Bu denge oldukça iyi kurulmuş. Oyunun alt metninde ise çok net bir tema var, o da onaylanma ihtiyacı. Bu iki dev isim, tüm başarılarına rağmen birbirlerinden gelecek o tek cümleye ihtiyaç duyuyor. Ama gurur, o cümlenin açıkça kurulmasına izin vermiyor. Bu yüzden övgüler hep dolaylı, hep saklı.. “Devlerin Savaşı” aslında bir savaş değil. Birbirine hayran iki sanatçının, bunu kabul edemeyişinin hikâyesi. Ve belki de oyunun en güzel tarafı şu: sanatın, egoyu bile aşabilecek kadar güçlü olduğunu hatırlatması… Alkışınız bol olsun!
Satsuma Sahne & Tiyatro Kintsugi’nin ortak yapımı olan “Sürüklenmiş” oyununu 18.05.2026 tarihinde Paribu Art Sahnesi’nde izledim. Tim Foley’in metni, ilk bakışta oldukça sade bir hikâye anlatıyor gibi görünse de, derininde çok katmanlı bir duygusal kırılmayı taşıyor: Sevgisiz büyümek, yas tutmak ve bağ kurmayı yeniden öğrenmek… Oyun, iki kardeşin bir deniz kıyısında yeniden karşılaşmasıyla başlıyor. Daha ilk anda sahneye adım attığınızda sizi içine çeken bir atmosfer var. Kumlar, dalgalar, o sesler… Dekor öylesine gerçekçi ki bir süre sonra tiyatroda olduğunuzu unutup gerçekten bir sahilde oturuyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Bu anlamda sahne tasarımı, oyunun duygusunu taşıyan en güçlü unsurlardan biri. Hikâyenin merkezinde ise birbirinden tamamen farklı iki kardeş var. Biri daha katı, daha kuralcı, daha gerçekçi ve aynı zamanda eşcinsel bir birey. Diğeri ise tam tersine duygusal, anlık yaşayan ve içindeki çocuğu hiç büyütememiş biri. Hatta öyle ki, o çocuk hâlâ sahnede; hâlâ sevgi bekliyor, hâlâ bir yerden onay arıyor. Ve en çok da abisinden… Bu karşıtlık, oyunun dramatik yapısını besleyen en önemli damar. Çünkü burada sadece iki karakterin farkını değil, aynı travmanın iki farklı insanı nasıl bambaşka yerlere savurduğunu izliyoruz. İki kardeşi yıllar sonra bir araya getiren şey ise bir yas. Ama bu klasik bir vedadan çok daha fazlası. Çünkü ortada hiçbir zaman gerçek anlamda kurulmamış bir bağın yasını tutmak var. Babaları hayattayken de yokmuş gibi… Hatta öyle bir yabancılaşma ki, “babam” kelimesi bile ağızdan çıkamıyor. Bu detay, oyunun en sert ve en gerçek taraflarından biri. Metnin en şiirsel ve en çarpıcı katmanlarından biri ise o denizci miti. Babalarının anlattığı bir masalın, yıllar sonra iki kardeşin hayatına yön verecek kadar güçlü bir inanca dönüşmesi… Özellikle kardeşlerden birinin bu mite tutunması, onun için bir kaçış değil; bir var olma biçimi. Ve diğerinin, neye inanırsa inansın onun yanında durma çabası… O noktada oyun, bir gerçeklik tartışmasından çıkıp bir dayanışma hikâyesine evriliyor. Bu iki rol için Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek çok doğru bir seçim olmuş. İkisinin sahnedeki uyumu çok gerçek ve güzeldi. Oyunun alt metninde çevreye dair küçük ama anlamlı dokunuşlar da var. Deniz kirliliği gibi meseleler, hikâyenin akışını bozmadan, oldukça doğal bir yerden yerleştirilmiş. Bu da metnin dünyayla bağını koparmadığını gösteriyor. Reji tarafında İbrahim Çiçek’in dokunuşu çok net hissediliyor. Onun işlerinde alışık olduğum o estetik bütünlük ve duyguyu kontrollü büyütme hali burada da kendini gösteriyor. Işık tasarımı, sahne geçişleri ve ritim oldukça olağanüstü. Dramatiği eksik bırakmadığı gibi abartıyı da kontrollü kullanıyor. Seyirciyi duygudan koparmadan ilerleyen, özellikle çarpıcı finaliyle de güçlü akışlı bir yapı kurulmuş. Oyunun en etkileyici yanlarından biri de sevgisiz büyümenin insanın içinde açtığı boşluğa değinmesi ve o boşluğun yıllar sonra bile nasıl kapanmadığı… Ama buna rağmen bir yerlerde hâlâ bağ kurma ihtimalinin var olması. İşte oyun tam olarak bu ihtimalin peşinden gidiyor. Genel olarak baktığımda “Sürüklenmiş”, atmosferiyle, sahne tasarımıyla, duygusal derinliğiyle ve muhteşem finaliyle beni içine çeken bir iş oldu. Çok büyük, çok sert bir tokat atmıyor belki ama ince ince işlediği o kardeşlik bağı, oyun bittikten sonra da zihnimde kalmaya devam etti. Çünkü bazen en güçlü hikâyeler, bağırmaz. Sadece sessizce yerleşir… Tüm ekibi gönülden kutluyorum!
Baklava Cumhuriyeti /