Tiyatrokare’nin henüz dumanı üstünde olan yeni oyunu “Konken Partisi”ni 15.02.2026 tarihinde Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde izledim. Donald Lee Coburn’un ölümsüz eseri Nedim Saban’ın uyarlamasıyla; Melek Baykal ve Mehmet Atay’ın birlikte muhteşem uyumu da birleşince ortaya güzel bir iş çıkmış doğrusu. Bu oyun bence bütünüyle komedi bir oyun sayılmaz, içinde yer yer hüzün de barındıran bir oyundu. Oyun; size gülmekten karnınıza ağrılar girmesini kesinlikle vaad etmiyor, bu beklentiyle giderseniz muhtemelen beğenmeyen kesimden olacaksınızdır. Güzel ve yeterli bir bahçe dekoru karşımızda. Oyuna girdikçe anlıyoruz ki; burası bir huzurevinin bahçesi. Hayatlarında artık inzivaya çekildikleri son baharlarında olan Fonsia ve Weller’ın bir anda birbirleriyle tanışmaları ile şekillenen huysuz ve tatlı arkadaşlıklarına tanıklık ediyoruz. Yalnızlıktan nitekim bunalmış ama zaman zaman bununla yaşamayı öğrenmiş, huysuz ve aksi bir yaşlı adam ile içinde kopan çığlıkları susturmaya alışmış, daha mütevazi, dindar, kırılgan ve kendi halinde yaşlı bir kadının zamanla birbirine dönüştükleri bir arkadaşlık ilişkisini izliyoruz. Başlangıçta sohbetler sıcak, samimi ve tatlı ilerlerken oynayacakları bir oyun bu iki yalnız insanın yalnızlığını sonlandıracak ve birbirine yaklaştıracaktır. Bay Weller’ın konken oyunu takıntısı sebebiyle; zaman zaman hayatlarını, en gizli anılarını, kimseye söyleyemedikleri gerçekleri ve içlerinde gizli bir yerde bastırdıkları o insanları masaya yatırmasıyla oyun kendi gerçekliğinden ve kural çerçevesinden çıkıyor. Bu iki insanın belki hayatlarında bir dönüm noktası olabilecek boyuta gelmesi neticesinde birbirlerine dostane açılmalarına ve gitgide hayatlarında birbirlerine yer vermesine tanıklık ediyoruz. Başladıklarından beri her oyunda Weller oyunu sürekli kaybederken, Fonsia ise sürekli kazanmaktadır. Bu durum zamanla psikolojik bir savaşa sebebiyet verir. Kartlar açılıkça karakterler de eşzamanlı olarak açılır. Sonradan anlıyoruz ki; oynadıkları şey kart değil, hayatlarının muhasebesidir. Yaşlılık-yalnızlık-gurur ve kırılganlık çerçevesinde izlediğimiz oyunda karakterlerimiz maskelerini ardında bırakarak hayatları boyunca kaçtıkları gerçekleriyle yüzleşir ve savaşırlar. Ve kavga ettikleri birbirleri olmanın ötesinde kendi geçmişleri olur… Konken masası onlar için birer terapi alanına dönüşmüştür. Geçenlerde izlediğim bir oyunda bir muhabbet kuşu üzerinden hayvanlarla empati yaparken, bu oyunda da bu iki yaşlı insan vesilesiyle huzurevinde yaşayan insanlarla empati yaptım. Ve bu empati yaklaşımıyla zaman zaman gülerken, hayatlarımızdan benzer örneklere tanıklık ederken bir yandan da hüzünlendim. Metin bence güzel, reji de olması gerektiği kadar sahnedeydi. Ben müziklere bayıldım! Melek Baykal ve Mehmet Atay zaten muazzam bir performans sergiliyorlar, gerçekten Fonsia ve Weller’ı oldukça özümsemişlerdi. Bu onları izlerken gayet net belli oluyordu. Yazımın başında da belirttiğim gibi; oldukça komedi ve kahkahalara boğacak bir oyun bekliyorsanız tatmin olmuş şekilde ayrılacağınızı sanmıyorum. Ancak iyi bir oyun izlemek umuduyla giderseniz sizin de hoşunuza gidecek, sıcak ve samimi bir oyunla karşılaşacağınıza eminim. Yolları açık, alkışları bol olsun!
Artalan Kolektif’in izlediğim ilk oyunu olan “Yıldız” oyununu 13.02.2026 tarihinde Sahne Pulchérie’de izledim. Tek kişilik oyunlar son zamanlarda daha da ivme kazanmışken, aralarından iyi olanları seçmek bir hayli zorlaşmış durumda. “Yıldız” tam bu anlamda beni öncesinde epey tereddüte düşüren ama bir noktada izlemeyi ertelemek istemediğim bir oyundu. Sahne abartısız bir dekorla karşılıyor sizi. Mine Nur Şen’in hayat verdiği Yıldız ismindeki muhabbet kuşunun bir parka korku ve tereddüt içinde sığınmasıyla başlıyor oyun. Sonrasında bu yere nasıl geldiğini, bu trajik sürecin nasıl geliştiğini anlatıyor ve sizi o yolculuğa doğru adetâ kanatlarının altına alarak uçuruyor. Yıldız; beş kişilik bir ailenin gözdesi hâline gelmiş, evin tek muhabbet kuşu. Aile fertleriyle kurduğu bağ ve ilişkisini anlatırken gözleri ışıl ışıl oluyor. Burada aile bireylerine duyduğu bağlılığı görüyoruz. Fakat insanoğlunun fıtratından mıdır bilinmez; bu zavallı kuşun bir süre sonra aile evinde artık fark edilmediği, beslenmesinin bile ertelendiği, hatta varlığının dahi unutulduğu bir duruma dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Hâl böyle ki; bir süre sonra kafesinin ve evin penceresinin aynı anda açık olması bile umurlarında olmayan bu aile evinde Yıldız özgürlüğe doğru kanatlarını çırpmaya başlıyor. Bu süreçte karşılaştığı kendi türünde olan kuşlarla farklı bir tanışma ve birlikte yaşama deneyimi yaşarken, doğal yaşamda insanın acımasız, bencil yüzüyle yeniden ve daha sert bir şekilde karşılaşan Yıldız, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını karşılayabilmek için devamlı kanat çırparken buluyor kendisini. Kaybolmak için mi yoksa bulunmak için mi bu yolculuğa çıktı bu kuş. Yoksa aslında bulmak için mi? Sahnede izlediğimiz Mine Nur Şen; bir insan olarak bir hayvana hayat verebilmenin aslında mümkün olabildiğini gözler önüne seriyor. Performansı boyunca aslında insan oluşunu rafa kaldırarak bu sevimli kuşa kusursuzca bürünen oyuncu; sizi oyun sonuna kadar sahnede bir kuşu izlediğinize bir hayli inandırıyor. Bu noktada kendisini tebrik ediyorum, üstesinden oldukça güzel gelmiş rolünün. Fakat; metnin tam anlamıyla beni tatmin ettiğini söyleyemeyeceğim. Yıldız’ın yaşadığı trajediyi daha iyi geçirebilecek güçlü bir metin isterdim sahnede, Mine Nur Şen her ne kadar rolünün üstesinden gelse de bence daha iyi bir reji yönetimi ve daha güçlü bir metinle bu oyun daha da yukarıya taşınabilirmiş. Talihsizlikdir ki; Mine hanım sanırım bu akşam rahatsızdı çünkü oyun boyunca sürekli akan burnundan dolayı yer yer oyuna olan adaptasyonum bozuldu. En önde oturunca üstelik istemsizce müdahale etmek isterken buldum kendimi. Kendisine çok geçmiş olsun, tüm bunlara rağmen rolüne öyle güzel girmiş bir kadın var ki karşımda; bunun için bile kutlarım kendisini. Oyunu izlerken; bir kuşun gözünden empati yaparken buldum kendimi. Keşke insanlar; günümüzde acı örneklerine şahit olduğumuz hayvan katliamlarında keşke birazcık empati yapabilmeyi ve onların gözünden dünyaya bakabilmeyi başarabilselerdi eminim bu yaşanılması güç olan dünya daha harika ve anlamlı bir yer oldu. Ne de olsa yaşadığımız bu yeryüzünde doğanın aslında sadece bize ait olmadığını, tüm canlılar olarak her birimizin ortak yaşama hakkı olduğunu unutmamak gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Yıldız; bir muhabbet kuşu üzerinden yeryüzündeki tüm hayvanlara atıfta bulunan, içinde net mesajlar barındıran, her bir canlının bu doğada birbirine kenetli hâlde bir yaşam zinciri oluşturduğunu hatırlatan; samimi ve içten bir oyun olmuş. Emeği geçen herkese teşekkür ederim…
Konken Partisi / Tiyatrokare