-
Baba Sahne’nin uzun zamandır radarımda olan, pek popüler oyunu “Bir Baba Hamlet”i nihayet 12.02.2026 tarihinde Moi Sahne’de izleyebildim. 2017’den beri farklı oyuncularla sahnelenen Bir Baba Hamlet’te geçmişte Murat Akkoyunlu ve Günay Karaca da yer almış. Ben İlker Ayrık’lı olan versiyonunu izleyebildim, eminim diğerleri de müthiş bir performans sergilemişlerdir fakat ben İlker beyle olana denk geldiğim için kendi adıma çok mutluyum. Başta söylemem gerekirse Şevket bey ve İlker beyin birlikte uyumu, sahneye saçtıkları enerji ve bütünsel anlamdaki birbirlerini tamamlamaları oldukça kusursuzdu. Sebastian Siedel tarafından yazılan, dilimize Yücel Erten tarafından çevrilen ve farklı bir bakışla uyarlanan bu oyun; iki kişinin kült bir tragedya eser olan Hamlet’i oynamaya çalışmalarından kaynaklanan bir metne dayanıyor. Sürekli rol arkadaşına görevler vererek oyunun omurgasını oluşturan bir oyuncu ile hep bir müzikalde oynama arzusu içinde olan ve bu verilen rollere kendinden sürekli bir şeyler katarak kendi DNA’sıyla bu omurgaya şekil vermeye çalışan iki oyuncunun Hamlet denemesini izliyoruz. Zaman zaman interaktif ilerleyen oyunda; bir tiyatro oyunundan ziyade daha farklı absürt bir deneysel tavır olan “oyun içinde oyun” kuramı hakim. Böyle değişik işler izlemeyi seviyorum ve yeniliklere daima açığım. Bu açıdan değerlendirince gayet güldüğüm, eğlendiğim, kafamdaki düşünceleri 2 saatliğine rafa kaldırdığım “keyifli” bir oyun seyrettiğimi açıkça söyleyebilirim. Zaman zaman politik göndermeleri bu tragedyanın ana fikriyle özdeşleştirdikleri yerleri çok sevdim. Ülkemizde ifade özgürlüğünün kısıtlanmaya çalışıldığı yoz ve demokratik olmayan tuhaf bir süreç içerisindeyken böylesine cesur atıflarla yerinde ve dahice göndermeler yapmak kabaca her yiğidin harcı değildir. “Şahları da Vururlar” oyununda da aynı fikre sahiptim. Oyun; didaktik bir anlatımdan soyut olarak; size Hamlet’i vermek ve onu anlamak, anlatmak yerine Hamlet-miş gibi yapmayı tercih ediyor. Mış gibi yapmak tiyatronun temel yapı taşını oluştururken, burada da Hamlet’in içindeki ana karakterleri bu iki oyuncu eşliğinde -mış gibi yaptıkları biçimde izliyoruz. Türk ezgilerine dayanarak bir uyarlama oluşu, politik göndermeleri ve absürt bir tavra sahip oluşu bu oyunu popülerleştirirken; daha metni hissetmek isteyen, metne dayalı bir tiyatro seyircisini aynı düzlemde tatmin edeceğini pek sanmıyorum. Eksik dekor, yetersiz kostümler, iki oyuncunun birden fazla role hayat vermesi, metinle dalga geçilen meta-tiyatro gibi detaylar, bu klasik Shakespeare Hamlet’ine absürt bir perspektiften bakmamıza alan yaratıyor. Olay örgüsü her ne kadar Danimarka’da geçse de Türkiye ile ölçütlendirilen bazı ince espiriler gayet yerindeydi. İlker beyin bir erkek olarak kadın karakterlere hayat vermesi çok eğlenceliydi. “İzahı olmayan şeylerin mizahı olur” kelimesinin tam anlamıyla vücut bulduğu, sahne arkasındaki kaosun bile aslında başlı başlına bir oyun olduğunu vurgulayan trajikomik bir üslupla izlediğimiz “Bir Baba Hamlet” size eğlenceli bir akşam vaad ediyor ve bu konuda kendinden oldukça emin…
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
-
Tiyatrokare’nin henüz dumanı üstünde olan yeni oyunu “Konken Partisi”ni 15.02.2026 tarihinde Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde izledim. Donald Lee Coburn’un ölümsüz eseri Nedim Saban’ın uyarlamasıyla; Melek Baykal ve Mehmet Atay’ın birlikte muhteşem uyumu da birleşince ortaya güzel bir iş çıkmış doğrusu. Bu oyun bence bütünüyle komedi bir oyun sayılmaz, içinde yer yer hüzün de barındıran bir oyundu. Oyun; size gülmekten karnınıza ağrılar girmesini kesinlikle vaad etmiyor, bu beklentiyle giderseniz muhtemelen beğenmeyen kesimden olacaksınızdır. Güzel ve yeterli bir bahçe dekoru karşımızda. Oyuna girdikçe anlıyoruz ki; burası bir huzurevinin bahçesi. Hayatlarında artık inzivaya çekildikleri son baharlarında olan Fonsia ve Weller’ın bir anda birbirleriyle tanışmaları ile şekillenen huysuz ve tatlı arkadaşlıklarına tanıklık ediyoruz. Yalnızlıktan nitekim bunalmış ama zaman zaman bununla yaşamayı öğrenmiş, huysuz ve aksi bir yaşlı adam ile içinde kopan çığlıkları susturmaya alışmış, daha mütevazi, dindar, kırılgan ve kendi halinde yaşlı bir kadının zamanla birbirine dönüştükleri bir arkadaşlık ilişkisini izliyoruz. Başlangıçta sohbetler sıcak, samimi ve tatlı ilerlerken oynayacakları bir oyun bu iki yalnız insanın yalnızlığını sonlandıracak ve birbirine yaklaştıracaktır. Bay Weller’ın konken oyunu takıntısı sebebiyle; zaman zaman hayatlarını, en gizli anılarını, kimseye söyleyemedikleri gerçekleri ve içlerinde gizli bir yerde bastırdıkları o insanları masaya yatırmasıyla oyun kendi gerçekliğinden ve kural çerçevesinden çıkıyor. Bu iki insanın belki hayatlarında bir dönüm noktası olabilecek boyuta gelmesi neticesinde birbirlerine dostane açılmalarına ve gitgide hayatlarında birbirlerine yer vermesine tanıklık ediyoruz. Başladıklarından beri her oyunda Weller oyunu sürekli kaybederken, Fonsia ise sürekli kazanmaktadır. Bu durum zamanla psikolojik bir savaşa sebebiyet verir. Kartlar açılıkça karakterler de eşzamanlı olarak açılır. Sonradan anlıyoruz ki; oynadıkları şey kart değil, hayatlarının muhasebesidir. Yaşlılık-yalnızlık-gurur ve kırılganlık çerçevesinde izlediğimiz oyunda karakterlerimiz maskelerini ardında bırakarak hayatları boyunca kaçtıkları gerçekleriyle yüzleşir ve savaşırlar. Ve kavga ettikleri birbirleri olmanın ötesinde kendi geçmişleri olur… Konken masası onlar için birer terapi alanına dönüşmüştür. Geçenlerde izlediğim bir oyunda bir muhabbet kuşu üzerinden hayvanlarla empati yaparken, bu oyunda da bu iki yaşlı insan vesilesiyle huzurevinde yaşayan insanlarla empati yaptım. Ve bu empati yaklaşımıyla zaman zaman gülerken, hayatlarımızdan benzer örneklere tanıklık ederken bir yandan da hüzünlendim. Metin bence güzel, reji de olması gerektiği kadar sahnedeydi. Ben müziklere bayıldım! Melek Baykal ve Mehmet Atay zaten muazzam bir performans sergiliyorlar, gerçekten Fonsia ve Weller’ı oldukça özümsemişlerdi. Bu onları izlerken gayet net belli oluyordu. Yazımın başında da belirttiğim gibi; oldukça komedi ve kahkahalara boğacak bir oyun bekliyorsanız tatmin olmuş şekilde ayrılacağınızı sanmıyorum. Ancak iyi bir oyun izlemek umuduyla giderseniz sizin de hoşunuza gidecek, sıcak ve samimi bir oyunla karşılaşacağınıza eminim. Yolları açık, alkışları bol olsun!
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
-
Oyun Atölyesi’nin sürekli izlemek isteyip bir şekilde ertelediğim oyunu olan Kırlangıç’ı 21.02.2026 tarihinde Oyun Atölyesi’nde nihayet izleyebildim. Oyun sonrasında ne kadar güçlü bir oyun izlediğimi farkedince “iyi ki gelmişim, keşke bu kadar ertelemeseydim” dedim. Son zamanlarda Tebdil’den sonra beni ağlatan ikinci oyun oldu “Kırlangıç”. Sevgili Uğur Kanbay’ın izlediğim üçüncü oyunuydu bu oyun. Kendisi gerçekten yeni neslin en yetenekli oyuncularından. Kalemini ayrı, yönetmenliğini ayrı, oyunculuğunu ayrı seviyorum. Şüphesiz içinde olduğu her oyunu zaten seveceğimi önden hissediyorum ve öyle de oluyor. Bu oyundaki rol arkadaşı Selen Öztürk’ü ilk kez sahnede izledim. Kendisi normalde çok beğendiğim bir oyuncudur, ikisinin kimyası çok güzel tutmuş. Oyun; Ramon isminde genç bir adamın yakın zamanda vefat etmiş annesinin anma töreninde şarkı söylemek için şan tekniğini geliştirmek amacıyla gittiği bir şan öğretmeniyle olan diyaloğuyla başlıyor ve başladığı andan itibaren sizi kendine çekmeyi başarıyor. Öyle akıcı, öyle içten ve samimi bir anlatım diline sahip ki; bir an olsun sıkılmadım. Şan öğretmeni Amelia; oldukça disiplinli, duvarları ve sınırları net olan, biraz da mütedeyyin karakterde birisi. Ramon ise oldukça inatçı, hırslı ve istediğini koparan bir karakter. Ders ilerledikçe aslında bu iki kişiyi bir araya getiren yas sürecini, ikisinin ortak kaybını ve bu kayıp neticesinde geçmiş ve şimdi ile yüzleşme sahnelerini izliyoruz. Müziğin iyileştirici yanını da derinden hissettiğimiz bu oyunda; sohbet derinleştikçe ve Ramon’u tanıdıkça gitgide aşılmaz duvarlarını esneten Amelia’nın; evladını kaybetmiş bir anne olarak içinde kendiyle verdiği savaşı, sürekli oğlunu hatırlamak için günbegün fotoğraf albümlerinde geçmişte takılı kalmış bir annenin inandıkları ve yaşadıklarıyla acı bir şekilde sınandığı bir travmaya dönüşümünde kaybın kabulü, bağışlama ve bağ kurma evrelerini yakından deneyimliyoruz. Bu travmayı hem Ramon’un, hem de Amelia’nın perspektifinden baktıkça her ikisi için empati yaparken buluyoruz kendimizi. Oyunun merkezinde yer alan ve oyunla aynı adı taşıyan “Kırlangıç” isimli parçanın bu iki kişiyi bir araya getirmesi ve yaralarını bir nebze olsun sarması için seçilmiş özel bir parça olduğunu görüyoruz. İzleyiciye kayıp, bağışlama, kabullenme ve empati yapabilme gibi kavramları aşılarken tüm bunlar üzerinden düşünmeye iten tavrını oldukça sevdim. Çünkü; yaşadığımız toplumda ne yazık ki hâlen tartıştığımız ama aslında tartışmaya kapalı olan, varlığını kabullenmemiz gereken LGBTI topluluğunun; hem aile hem de birey açısından nasıl zor bir yaşam alanı oluşturduğunu görmemizi sağlıyor. Buradaki duygusal yüzleşme; toplumsal travma ve kişisel yas bütünselinde gerçekleşiyor. Oyunda da söylenildiği gibi; “çünkü bir mayın, üstüne basmadan patlamaz”. Bununla beraber oyun size daha bir ağır soru sormaktan da çekinmiyor. Bir insanı gerçekten sevebilmek için onu anlamak mı gerekir? Ne yazık ki burada birini kaybetmenin ötesinde gerçekte o kişinin aslında kim olduğunu o kişiyi kaybettikten sonra öğrenmenin acısı ve travması daha ağır basıyor. Selen Öztürk; sahnede o duvarları olan ama acıyı derinden yaşayan anneyi çok güzel canlandırdı. Uğur Kanbay’ın titremelerinden, gözyaşlarından o derin hüznü, yasın dramını çok iyi verdi seyirciye. Oyun sonundaki mektupta da aslında görüyoruz ki; oyunun omurgasını oluşturan tüm yapı taşları bu mektupta saklı. Kendi kimliğinden bile sürekli kaçmış ve kendine farklı isimlerde yer edinmiş, acılı bir annenin şimdi hayatında hiç görmediği ve varlığından bile haberi olmadığı bu genç adamla imtihanı ve yüzleşmesi nasıl olacaktır? Mutlaka ama mutlaka izlenilmesi, övülmesi, alkışlanması gereken bir oyundu. Emeği geçen herkese kocaman tebrikler!
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
-
Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan temsilinde performanslarını sergileyecek olan 40 değerli oyuncu arasında seçtiğim Sezin Akbaşoğulları ile olan temsilini 26.02.2026 tarihinde Paribu Art sahnesinde izledim. Bu bir okuma tiyatrosu ve deneysel bir iş, öncelikle bunu bilerek gitmekte fayda var. İran asıllı Nassim Soleimanpour’un 2010’da bir amaç uğruna yazdığı bu metin; sahnede o gün performansını sergileyecek olan oyuncuya kapalı bir zarf içerisinde geliyor. Oyuncu metni bilmiyor, provasını yapmadı, hâliyle seyirciyle ilk kez karşılaşacağı için her iki taraf açısından da oldukça yeni ve deneysel bir iş. Bu noktada Sezin Akbaşoğulları’nı iyi ki seçmişim, kendisi zaten çok beğendiğim bir oyuncu olmanın ötesinde sahnede seyirciyle arasında kurduğu bağ ve yaydığı enerji inanılmazdı. Yalan değil, oyuna gitmeden önce epey tereddütlerim vardı fakat hepsi kuruntudan ibaretmiş, onu gördüm. Bana kalırsa bu oyunu en az iki oyuncu tarafından izlemek gerekir. Gelelim oyuna… Metin size koca bir çiçek bahçesi vaad etmiyor, bu bağlamda oyuncunun metni ele alış ve sahneleme biçimi burada önemli bir faktör sayılıyor. Metne odaklı seyrederseniz beğenmeyebilirsiniz. Benim nezdimde ben metni beğendim. Yazar bu oyunu yazarken hangi oyuncunun oynayacağını, hangi ülkede ve dilde oynanacağını, kimlerin izlediğini bilmeden fakat bunu geniş bir kapsamda hayal ederek yazmış, bu sebeple metin çoğu zaman interaktif akıyor. Seyircilerin de oyuna dahil oluşuyla yer yer kahkaha attığımız, yer yer de düşündüğümüz bir oyunla karşılaşıyoruz. Yazarın kendisi olmadan dünyayı dolaşma hayaliyle yazdığı bu değerli oyun; kırmızı tavşan beyaz tavşan metaforu üzerinden asıl noktaya değiniyor. İtaat, özgür hür irade, bireyin seçim yapma zorunluluğu, otoriteye olan inanç ve baskının getirdiği korku. Oyun muhtemelen farklı sonlarla sonlanıyor olabilir oynayan oyuncunun seçimi sebebiyle fakat bizimkinde Sezin hanım suyu içip, zehri alarak yatar bir pozisyonda hayatı ve bu düzeni uzun uzun sorguladığı bir finalle taçlandı. Buradaki deneyin bir parçası olmak, buna tanıklık etmek benim için muazzamdı. Metnin yazılış amacı ve süreci zaten sizi düşünmeye itiyor, yazarın kendi e-posta adresini metne eklemesi, kendisinin mutlak ölümünü bir nevi hayal edişi, seyirciyle ve oyuncuyla kurmak istediği bağı incelikle tasarlaması şayet bana derinden geçti. Yazarın kendisiyle yer yer dalga geçmesi, oynayan oyuncuya ve seyircisine bir o kadar naif ve samimi yaklaşımı oldukça güzeldi. Oyunun ana amacı ve kuralı gereği oyun hakkında daha fazla bilgiye yer vermeyeceğim. Bu eşsiz deneyin ve deneyimin bir parçası olmak isteyen herkesin mutlaka izlemesi gerektiğini düşünüyor ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum…
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
-
Tiyatro Hemhâl’in en az ‘Dirmit’ oyunu kadar övülen ve beğenilen, henüz taze olan yeni oyunu “En Sevdiğinden Başla” yı 09.03.2026 tarihinde Moda Sahnesi’nde izledim. Oyuna neden bilet bulmanın zor olduğunu ve anında tükendiğini oyun sonunda anlamış oldum. Cidden çok sert, çok güçlü ve çok akıcı bir oyun seyrettik. Sahneye girdiğimizde nerdeyse dekor yok denilebilecek sadelikte bir sahne düzeni ile karşılaştık. Açıkçası dekorla desteklenebilecek bir oyun değil, bu sebeple amacına hizmet ettiğini düşünüyorum. Oyun; aynı mesleği icra eden Leyla ve Ömer’in ilişkisindeki çatışmaları, aşamadıkları duvarları ve aslında sancılı bir ayrılık sürecini bizlere izlettiriyor. Tüm bunlar olurken bu iki insanın gözünden o ilişkide nasıl bireysel bir mücadele verdiklerini, birbirlerini kabullenme aşamasında yaşadıkları çatırdamaları, aynı mesleği icra etmenin getirdiği ego savaşlarını ve bu sancılı sürecin bu iki karakteri nasıl bir evreye sürükleyeceğini merakla izliyoruz. Nezaket Erden zaten çok beğendiğim bir oyuncu, burada da fevkalâde bir performans sergileyeceğini bilerek geldim. Keza Hakan Emre Ünal da öyle, fakat bu oyunda benim asıl favorim kesinlikle Hakan bey oldu. Öyle sert, vurucu ve gerçekti ki; açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Muhteşem bir oyunculuk resitali izlettirdi bizlere. Diğer oyuncuları da ayrıca çok beğendim, oyuna bütününde güzel bir enerji katıyorlar. Gelelim oyuna… Ömer; yazılarının arkasında emin bir şekilde duran, yazılarını işe dökebilme umuduyla günbegün çaba sarf eden, çok azimli, duygusal ve de çalışkan bir yazar. Ancak sektörün acımasız ve katılaşmış yüzü onu öylesine yormuş ki; artık hevesini yitirmeye başlıyor. İnsanların onun değerini ancak kendisinin yokluğuyla gösterebileceğine inanan bir karaktere sahip. Hâl böyleyken; Leyla da tam tersine oldukça hırçın, asi, hırslı ve birden hızla tırmanmaya başladığı şöhret merdivenlerinin getirdiği özgüven ile bir kaçış noktası arayan bir kadına dönüşüyor. Ve bu iki insanın tek ortak noktası olan bir bebek ve o bebeğin kaybı neticesinde bu iki insanı ayrılık eşiğine getiren o sancılı sürece tanıklık ediyoruz. Aldığı bir iş teklifi ile hayatı farklı bir yöne doğru evrilen Leyla’nın Ömer’e bu gidişi kabul ettirmeye çalışması bizi devamında bir zaman tünelinde gibi bu iki insanın tanışma ve ilişkinin başlama sürecine götürüyor. Leyla da Ömer’in tersine; hayatındaki insanları kafasında öldürerek ve buna kendini inandırarak hayata tutunan, yalanlarının arkasında kendine gizli bir dünya yaratan bir kadın. Bu iki zıt karakterli insanın ayrılık süreci izleyenlerde eminim kendinden ve ilişkisinden birtakım parçalar bulmasına sebep olacaktır. Zira bu bağlamda oyunun sert bir oyun olduğunu hatırlatmak isterim. “En Sevdiğinden Başla” aşka inancını yitirmek üzereyken bir çıkış yolu arayanların, baştan başlamaya cesareti olmayan insanların hikâyesi olmuş. Metin bence çok güzel ve akıcı. 2 buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamadım. Bilet bulabildiğiniz taktirde asla kaçırmamanız gereken bir oyun olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Alkışınız bol, yolunuz uzun olsun…
İzlediğim tiyatro, müzikal, bale ve opera temsillerini kendimce yorumladığım güncel paylaşımlarıma Instagram’da @metinler.sahneler hesabımdan ulaşabilir, ilgileniyorsanız takibe alabilirsiniz!
Bir Baba Hamlet / Baba Sahne