“Yazı oyun içeriği hakkında bilgi veriyor. Bunu göz önünde bulundurup okumanızı tavsiye ederim.”
Oyun şatafatlı ve büyük olduğunu tahmin ettiğimiz bir restoranda bulaşıkçı olarak çalışan kişilerin hayatından kesitler sunuyor. Aslında bunu yaparken iş hayatının zorluğu ile bu acımasız sürecin getirdiklerini yer yer güldürdüğü haliyle seyrediyoruz.
Ahsen Eroğlu’nun hayat verdiği karakter başta maddi durumu iyiyken bir anda kendini orada bulan, adımını mesleğe yeni atan bir bulaşıkçıdır. Fakat burayı en dip olarak gördüğü için, kendisini buraya yakıştırmamaktadır. Başta gördüğümüz bu sakil tavrı zaman içinde sergilediği ile tamah etmek yerine hakkını aramaya gidecektir. Bu durum da zaten onun bilinçli ve özgüvenli halini ortaya koyacaktır. Bu karakter aslında bize kendini tanımayı ve bir şeyleri olduğu gibi kabul etmek yerine varabileceğimiz noktayı görmemizi kapasitemizin farkında olmamızı söylüyor.
Özge Özpirinçci ise uzun süredir bu mesleği yapan bir bulaşıkçı olarak karşımıza çıkıyor. Yaptığı işe şükredip sorgulamayan ve daha iyi koşullarda çalışmaya gerek görmeyen, böyle gelmiş böyle gider diyen, kendi penceresinden daha gerçekçi bakan birisi. Bu şekilde olması her ne kadar seyirciyi sorgulatsa da onun baktığı taraftan zihni daha dingin. Özel bir arayışı ve arzusu olmaması, istediği her şeyin elinin altında olduğunu kabul etmesi hayatı daha yaşanabilir kılıyor. Umutlu kalmak ve en son umut ölür cümlesinin arkasına sığınmak ona doğru gelmiyor. İnsanları yargılamak kolay olan, anlamak ise zor.
Şebnem Sönmez ise ekip içinde yaşı daha büyük ve tecrübeli bir çalışan olarak yer alıyor. Kendisi işini layığıyla yapıyorken, hastalığı sebebiyle bedenen yetersiz kalması onun gözden çıkarılmasına sebep oluyor. Bu sürecin yaşanmasıyla kabullenilmesi arasındaki acımasız olan yüzümüze çarpıyor.
Ekin Eryılmaz ise oyunun son bölümünde Ahsen Eroğlu’nun karakteri işi bırakıp kendisinin kurduğu hayallerin peşinden gidince yerine yeni personel olarak dahil oluyor. O da kalıcı olarak bu işi yapmak istemiyor, amacı ise tutkulu olduğu müziğin peşinden gitmek.
Oyunu sadece bir restoranın alt katında kendi halinde çalışan insanların hayatlarından ibaret olarak bakmak ve öyle seyretmek yetersiz hissettirir. Bulaşıkçılık mesleği gibi fiziken emek harcayıp mesai yapılan ve emeğinin karşılığını bekleyen birçok meslek grubu var, bu acımasız düzenin içinde işe yaramayan çalışanlar gözünün yaşına bakılmadan kenara atılabiliyor. İnsanı robot gibi gören bu düzene ses çıkarmak, şartların insanlıktan uzak olduğunun farkında olmak ve daha önemlisi bunu fark ettirmek.
Günümüzde insanların bireysel bir hayat akışına dönüp kolektif bilinçten uzaklaşması bu acımasız düzenin ekmeğine yağ sürüyor. Tiyatro ve sinemanın da içinde bulunduğu birçok sanat dalı da bireysel meseleleri çok fazla işler oldu. Buradan bakınca Bulaşıkçılar oyununun hak arayışının tartışıldığı ve işçinin sorguladığı meselelere parmak basması değerli. Kolektif bilinçle hareket etmenin ve birlik olmanın önemini son dönemde hep beraber gördük.
Ahsen Eroğlu’nun karakteri kendini bulaşıkçılığa ait hissetmemesine rağmen, kendisine verdiği değerle beraber bunun için çaba göstermesi, buna karşılık Özge Özpirinçci’nin karakterinin ise bu mesleğe kendini adamasına rağmen insani koşullar talep etmekten uzak ve her şeye tamah eder hali durumun vahametini gösteriyor.
Oyuncuların performansıyla ilgili hissettiklerimi de yazayım. Ahsen Eroğlu’nun mimikleri ve iştahla sergilediği performansı beni memnun etti. Rolü, büyük oynamaya alan açsa da sahnenin büyüsüne aldanmadan tam sınırda oynuyor ve bunu seyretmek çok keyifli. Eğer bu disiplini diğer oyunlarda da sürdürebilirse iddialı ilerleyeceğini düşünüyorum. Başlangıçlar filmi ile kendine yarattığı yeni alanı Bulaşıkçılar ile büyütüyor.
Özge Özpirinçci performansıyla Ahsen Eroğlu kadar etkileyici gözükmese de ne yaptığının gayet farkında ve başrol olmasının yükünü taşıyarak seyirciyi diri tutuyor. Başrol olması bir yana bence oyunun kilidi kendisi zira seyirciyi oyunda tutacak bir performansı var. Oyun metni yeterince tatmin etmeği için Özpirinçci bu handikabı iyi kotarıyor.
Şebnem Sönmez’in performansı genel olarak yeterli, yine de takıldığım bir nokta var. Bazı sahnelerde söylediklerini anlayamadım, buna sahne akustiğinin katkısıyla beraber karakterinin özelliği diyebilir miyiz emin değilim.
Kadroda işi en zor olan ise sanıyorum Ekin Eryılmaz. Zira yeterli bir oyunculuk gösterse de, bu oyunculuğu kendisini geniş kitlelere kanıtlamış üç oyuncuyla beraber sergileme konusu esas zor olan, fakat bu sınırı aşabilmiş.
Bulaşıkçılar sunulanın vaadedilenden daha az olduğu ve arasındaki farktan kaynaklı yetersizliği gördüğümüz bir oyun olmasına rağmen seyretmesi keyifli. Yine de içten bir tavsiyede bulunmam için yeterli görünmüyor.
Anılar önemli, anılarımız sayesinde benliğimiz oluyor, varoluşumuzun temelinde anılar yatıyor. Oyunun içinde ifade edilen bu mesaj ile farkındalık yaratan bir oyundan çıktığımızı söyleyerek başlayabilirim.
Bir daha asla geçmişi hatırlayamayacak olmak ve bunu zorla kabul etmek zorunda kalsanız tepkiniz ne olurdu? Alzheimer hastalığını yaşayan evli bir adam karısıyla beraber bu süreci nasıl yaşadığını gözler önüne seriyor. Bunu yaparken sert bir şekilde son evreyi göstermek yerine bütün olarak ele alıp baştan itibaren seyirciyi sürece dahil ediyor.
Engin Hepileri ve Nergis Öztürk beraber göz doyuracak bir performans sergiliyor, ikisi bir bütünmüş gibi oynuyor. Sahnede tek bir kişi var ve iki karakter canlandırıyor hissi yaşattı bana. Ender görülecek enfes bir histi.
İnsanoğlu fiziksel ve gözle görülür olmayan zihinsel hastalıkları göz ardı ediyor, hatta toplumda ya da kamusal alanlarda dahi es geçiliyor. İnsanın ve çevresindekilerin hayatını önemli derecede etkileyen ve dibe inmelerine sebep olan böyle bir hastalığın gözler önüne sermek de mühim bir olay. Bunu bayağı bir biçimde hafıza kaybından ibaret görüp çoğu detayı es geçmek yerine, tümüyle irdelemesi ve farkındalık yaratması değerli. Oyundan her çıkan için güzel bir uyanışa sebep olacaktır.
Bulaşıkçılar / Myart