Bir muhabbet kuşunu sahnede seyretme düşüncesi ilk anda kulağa sıra dışı ve bir o kadar da gerçeklikten uzak gelebilir. Tiyatro sahnesi oyuncunun büyü yaratmak ve yarattıktan sonra da seyirciyi buna ikna etmek üzerine şekilleniyor. Çoğu oyuncu metni kotardığı ölçüde büyüyü yaratabiliyor, seyirci buna ikna olmazsa ortaya bayat bir güldürü çıkıyor, ikna olursa da başarılı bir dram örneği görüyoruz. Yıldız oyununda Mine Nur Şen’in performans ortaya koyarken şahit olduğumuz meziyeti sayesinde biz seyirci onun muhabbet kuşu olduğuna bir çırpıda ikna oluyoruz.
Yıldız isimli muhabbet kuşu küçük ve sıcak üç çocuklu neşeli bir aile evinde yaşamaktadır. Ailenin ilgi odağı durumundaki minik kuş tam olarak ailenin yıldızı diyebileceğimiz konumdadır. Tüm ilgi onun üzerindeyken gayet mutludur. Fakat insanın bencil olduğu ve kendi mutluluğunu ön planda tuttuğunu biliyoruz, zira aralarındaki tartışma hali bir süre sonra kuşa olan ilgiyi de azaltınca onu beslemeyi dahi atlıyorlar. İnsanın tamamıyla kendini düşünür hali ve evinde kendisine muhtaç bir hayvanı göz ardı etmesi bencilliğini kesinleştiriyor.
Kuşun bu hayatın içinden sıyrılıp kabuğundan çıkarak evden kaçış evresi ise onu özgür dünyaya kavuşturuyor. Dışarıda dolaşırken kendi türü ile dayanışmaktadır, bu esnada dışarıda yine çıkarcı olan ve kendini düşünen bir insan figürüne şahitlik ediyoruz. Bu kişi Yıldız’ın özgürlüğünü kısıtlamayı kendine hak görüyor. Bununla beraber insan türünün dahil olmadığı her anda sevgi, aşk, güzel düşünceler mevcut. Betonun içinden dahi bir çiçek fırladığını düşünürsek, betonlaşmanın ve doğadan uzaklaşmanın mimarı olan insan her şeyi kirletiyor.
Oyunu seyreden çoğu kişi eminim Yıldız’dan bir parça görüyor kendinde. Elbette güzelin peşinde koşmak, onunla öncelikli olarak empati kurma çabası hepimizin içinde var. Ben oyunun içindeki insanların tarafından bakabildim. Farklı canlıların hayatını zorlaştırmakla beraber iyi olduğumuzu düşünüp kendimizi kandırıyoruz. “Masum değiliz hiçbirimiz” diye özetleyebileceğim kadarız.
Ayrıca performansa değinmek istiyorum, Mine Nur Şen’in ortaya çıkardığı kuş karakteri dikkat çekici görünüyor. Eğreti olmayan ve sırıtmadan ortaya çıkan bu performansın bıçak sırtı bir rol olduğunu kabul etmeliyiz. Performans, harika olması bir yana sadece iyi diyeceğimiz seviyede olsa bile çok sönük kalacaktı, o yüzden kusursuza en yakın haliyle sergilendiğini görmek özel hissettirdi. Disiplinli bir çalışmanın olduğu su götürmez. Çok fazla tekrarın beraberinde uzun mesai ile bu kıvama gelebilir. Kabaca bu metne bakıp gelişine bir sahneleme oyunu epey yetersiz, hatta eksik yapabilirdi. Üzerine düşünülmesi ve uzun süreli provalar bu denli büyük başarıları getiriyor. Karakter için yaratılan konuşma tarzı da tam oturmuş, bütün olarak beğendim. Bakınca çok uçlarda gezip büyük oynanacak bir tavrı yok oyunun, basiti oynamak esas zor olan sanıyorum. Umarım daha çok seyirciye dokunur, bizi biraz daha iyileştirmeye yardımcı olur.
Son olarak bu oyunun ayırt edici unsurlarını dile getirmek isterim. Film setinden hallice dekor ve özel şatafatlı kostümler kullanmadan kocaman sahneyi tek başına dolduran oyuncuyu gördüğümüz, onunla beraber özgürce kanat çırparak uçtuğumuz Yıldız oyunu size büyülü bir akşam vaadediyor. Geleneksel tiyatrodan uzak bir oyun ile karşılaşacağınızı bilerek gidin. Mine Nur Şen’in uçsuz enerjisine tanıklık edeceksiniz.
Muğlak bir dert, baş belası bir acı, bulanık bir iç ağrısı. Zuhal’in bende yarattığı küçük bir kasvet oldu elbette. Oyun başladığında karakterimiz yüzündeki maskeyi indirip kendiyle baş başa kaldığındaki iç dünyasını sergiliyor, performans haline getirip sunuyor.
Seyirciye öyle bir alan açıyor ve farkındalık yaratıyor ki, hislerimin tümüyle çalkalandığını ve baş aşağı yuvarlanıp gittiğini hissettim. Zuhal duygusal yalnızlığı ve derin hisleri boğucu bir şekilde yüzünüze vuruyor. Seyirci olarak gidip seyrettiğim alışagelmiş oyunlardan biri diyemem, Öykü Su Okur’un yanında onun iç dünyasına şahit olmak ve yüklerinden kurtulduğunu görmek sanıyorum en doğru tanım olacak. Öyle bir dekor var ki, oyuncunun beyninin içi adeta sahneye dökülmüş, girdap gibi düşündükçe devam ediyor, kayboluyorsun.
Maskenizi kenara koyup kendi gerçeğinizi gördüğünüz bu anlar sizi yalnızlaşmaya değil aksine kolektif olmaya sürüklüyor. Seyirci olarak orada bulunan herkes sonunda iyi hisler ve ortak duygularla bezenmiş halde ayrılıyor. Birlikte olma hissini bağıra bağıra gösteren bir hali var oyunun.
Bu oyun size ne katar ne çağrıştırır bilmiyorum ama eminim hisleriniz açığa çıkacak, her zaman mutluluk saçmak zorunda olmadığınızı fark edeceksiniz. Kırılmak, gücenmek ve dert sahibi olmak, üstelik bunları şeffaf bir şekilde dile getirmek de bu ömrün bir parçası. Yalnızlığın içinde çırpınmak ve onunla birlikte yol gitmek de var. İçimdeki dertleri biraz ihmal etmiş olmalıyım. Bu farkındalığı sağlayan Öykü Su Okur içten bir teşekkürü hak ediyor.
Yıldız / artalan kolektif