Kopenhag’ı izlerken kendimi yoğun bir fizik dersinin ortasında buldum; ama bu ders formüllerle değil, sorularla ilerliyordu, bu nedenle baştan söyleyeyim. Okulda öğretmenler, üniversitede hocalar mutlaka öğrencilerinizi bu oyuna getirin, getirin ki fiziği sevsinler. Gerçi oyundan sonra biraz eleştirel düşünmeye de başlayabilirler.
Oyun boyunca Heisenberg ile Bohr’un karşılaşması, iki bilim insanının fikir alışverişinden çok, bilimin, politikanın ve vicdanın aynı odada birbirine çarpıp durduğu bir yüzleşmeye dönüştü ve bu odada üçüncü bir kişi daha vardı. Heisenberg, Bohr ve Margrethe'ın birbirlerine olan soruları ve o soruların yaratacağı etkiler bizim de kendi içimize çıktığımız bir yolculuk oluyordu.
Ve bence oyunun asıl gücü, büyük fikirleri açıklamaya çalışmasında değil; bu fikirlerin insanlar üzerinde bıraktığı izi an be an hissettirmesinde yatıyordu. Heisenberg’in Kopenhag’a neden geldiği sorusu etrafında dolaşan belirsizlik, her replikte biraz daha ağırlaşıyor; söylenenler kadar söylenemeyenler de sahnede yer kaplıyordu. Kimi zaman bir duraksama, kaçamak bir bakış ya da uzayıp giden bir sessizlik, sayfalarca sürecek bir tartışmadan daha sarsıcı olabiliyordu.
Heisenberg’in belirsizlik ilkesiyle atom bombasının yol açacağı sonuçlar arasında kurulan bağ, öğretici olma kaygısına hiç düşmeden, neredeyse şiirsel bir akışla seyirciye ulaşıyordu. Çakıltaşı metaforu, küçük bir hareketin bile nasıl öngörülemez dalgalar yaratabileceğini hatırlatırken; oyun yavaş yavaş bireysel sorumluluk, suçluluk ve insanın kendi eylemleriyle yüzleşmesi üzerine kapanıyordu.
Sessizlikler arasında gidip gelen savunmalar, vicdanla yapılan iç konuşmalar ve bastırılmış pişmanlıklar, seyirciyi yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayı düşünmeye değil, kendi hayatındaki seçimlere de bakmaya zorluyordu. Kopenhag, net cevaplar sunmak yerine, belirsizlikle yaşamayı öğrenmek zorunda olduğumuz bir dünyanın sahnedeki karşılığı gibiydi.
Ben çok sevdim emeği olan herkesi tebrik ederim 😍
9/8'lik Kıyamet / Mek'an