-
🎭Uzun zamandır uygun bir gün kollayıp bir türlü denk getiremediğim oyunlardan biriydi “BABA”. Florian Zeller’in “Anne”, “Baba” ve “Oğul” üçlemesini çok seviyorum. “BABA”yı daha önce başka bir ekibin yorumuyla izlemiş, o versiyonu da oldukça sevmiştim. Bu kez oyunu Haluk Bilginer’li kadroyla izlemek ise bambaşka bir deneyim oldu. Açıkçası tam da tahmin ettiğim gibi, belli bir noktadan sonra elimizde mendillerle izledik oyunu.
🎭Oyunun en etkileyici taraflarından biri rejisi oldu benim için. Hafıza kaybını yalnızca metinle değil, dekorla, oyuncularla ve sahne geçişleriyle de hissettiren çok güçlü bir reji dili kurulmuş. Aynı karakterleri zaman zaman başka oyuncular üzerinden görüyoruz. Mekan değişiyor, tekrar ediyor, eksiliyor. Tıpkı hafızanın kendisi gibi. İnsan zihninin yavaş yavaş boşalmasını, tanıdık olanın silinmesini sahnede somut olarak izliyoruz adeta. Oyunun sonunda dekorun giderek sadeleşmesi ve başka bir yere evrilmesi de çok etkileyiciydi.
🎭Benim için oyunu daha sarsıcı yapan şeylerden biri de şu oldu: Son yıllarda hafıza sorunları yaşayan, Alzheimer’la mücadele eden insanlarla çok karşılaştım. Yakın çevremde bu süreçleri yaşayan insanlar gördüm. O yüzden oyundaki birçok detay bana çok gerçek geldi. Özellikle bakım verenlerin tükenişi, sabırla yorgunluk arasında sıkışıp kalması, merhametle çaresizlik arasında gidip gelmesi…
🎭Oyunda beni en çok yaralayan sahnelerden biri ise yaşlı adamın maruz kaldığı sertlikti. Hafıza kaybı yaşayan yaşlı bir insanın ne kadar kolay incinebilir hale geldiğini düşününce, o merhametsizlik duygusu içime çok oturdu. Çünkü ne yazık ki bunun gerçek hayatta karşılığı olduğunu da biliyoruz. Bakım evi şiddeti, bakıcı şiddeti, yaşlı insanların küçümsenmesi ya da sabırsızlıkla karşılanması… Bunlar yalnızca haberlerde gördüğümüz şeyler değil.
🎭Bir noktadan sonra salondaki bazı kahkahalar da beni rahatsız etti açıkçası. Evet, oyunun başlarında karakterin öfkesi ya da çıkışları yer yer güldürüyor. Zaten Haluk Bilginer sinirlenmeyi bile seyir zevkine dönüştürebilen çok özel bir oyuncu. Ama oyun ilerledikçe meselenin bir “unutkanlık komedisi” değil, ağır bir zihinsel çözülüş olduğunu çok net görmeye başlıyoruz. O yüzden bazı yerlerde gelen kahkahalar beni ister istemez huzursuz etti.
🎭Oyunculuk tarafında ise güçlü bir ekip işi vardı. Elbette Haluk Bilginer rolü, sahnedeki ağırlığı ve oyunculuk yetkinliğiyle ister istemez apayrı parlıyor. Eminim salondaki birçok kişi de sırf onu izlemek için gelmiştir. Ama güzel tarafı şu ki oyun asla tek kişilik bir gösteriye dönüşmüyor. Özellikle Zeynep Dinsel bu oyunun duygusunu taşıyan en önemli isimlerden biriydi bence. Daha önce izlediğim “BABA” yorumunda da yine onu seyretmiştim. Bu kez ise bambaşka bir rejinin içinde olmasına rağmen karakterin yükünü yine çok güçlü ve çok sahici bir yerden taşıdı. Faruk Barman da aynı şekilde izlemeyi çok sevdiğim oyunculardan biri. Kızının erkek arkadaşı olarak, babaya karşı giderek tahammülü azalan o mesafeli ruh halini çok iyi yaşattı.
🎭Bir parantezi de özellikle Ufuk Tevge için açmak istiyorum. Özellikle baba karakteriyle baş başa kaldığı bir sahne var, oradaki fiziksel ve psikolojik baskıyı öyle gerçek, öyle rahatsız edici bir yerden kurdu ki izlerken ciddi anlamda öfkelendim. Zaten bence o sahnenin gücü de tam burada yatıyordu. Bir anlığına tiyatro izlediğini unutup gerçekten savunmasız bir insanın sıkıştırılmışlığına tanık oluyorsun. Üstelik bu etki yalnızca sahnenin sertliğinden değil, iki oyuncunun karşılıklı kurduğu gerilimden doğuyor. Haluk Bilginer’in kırılganlığıyla Ufuk Tevek’in o huzursuz edici sertliği çarpışınca, ortaya oyunun (bana göre) en sarsıcı anlarından biri çıktı.
🎭Kısacası “BABA”, sadece iyi oynanmış bir oyun değil, insanın içine yerleşen bir deneyim gibiydi. Sırf güçlü bir reji ve oyunculuk görmek için değil, biraz durup yaşlılığa, hafızaya, bakım vermeye ve merhamete yeniden bakabilmek için bile izlenmeli.
-
-
🎭Arçura Tiyatro’nun Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Abdullah Efendi’nin Rüyaları" eserinden yola çıkarak yeniden yazdığı tek kişilik oyununu Koma Sahnesi’nde izledim. İlgili kitabı daha önce okumamıştım ancak salondan çıktığım anda hissettiğim ilk şey, oyunun beslendiği o kaynağa ulaşma isteği oldu. Hatta oyun biter bitmez kitapçılar kapanmadan yetişmeye çalıştım, iki farklı yerde aramama rağmen kitabı bulamadım. Bulamamış olmam merakımı azaltmadı, aksine büyüttü. Oyunun en güçlü taraflarından biri burada ortaya çıkıyor: Seyirciyi yalnızca sahnede kurduğu atmosferin içinde bırakmayıp aynı zamanda metnin beslendiği dünyaya doğru da yönlendirebiliyor.
🎭Sahnenin merkezinde tek bir oyuncu, bir sandalye ve dört adet ayaklı ışık var. Minimal görünen bu düzen, oyun ilerledikçe bambaşka bir şeye dönüşüyor. Özellikle sandalye, oyuncunun cansız rol arkadaşı olarak sürekli bir başka role sürükleniyor; bazen bir masa, bazen bir beden, bazen bir mekan, bazen de Abdullah’ın zihninin uzantısı haline geliyor. Oyuncunun sandalyeyle kurduğu fiziksel ilişki o kadar yoğun ki bir noktadan sonra “Bu sandalye nasıl hala kırılmadı?” diye düşündüm.
🎭Abdullah karakterinin şimdi ile geçmiş arasında gidip gelen, gerçeklikle hezeyan arasındaki sınırları eriten zihinsel hali yalnızca metinle değil, fazlaca beden kullanımıyla da anlatılıyor. Fiziksel performansın yoğunluğu, oyunun atmosferini kuran en önemli unsurlardan biri. Ancak oyun benim için asıl etkisini finale doğru kurdu. Abdullah’ın kendi bedeniyle, kendi sonuyla, hatta belki kendi ruhuyla yüzleştiği bölüm; ışığın kullanımı, beden dili ve fiziksel performans açısından oyunun zirve noktasıydı. O noktadan sonra gerçeklik tamamen çözüldü. Oyun düz anlatının dışına çıkıp neredeyse bir kabus estetiğine dönüştü. Seyirci olarak “Ne gerçek, ne hatırlama, ne sanrı?” sorusunun içinde kaldım. Ve sanırım oyun tam olarak bunu istiyor. Net cevaplar vermekten çok, Abdullah’ın zihninin içinde dolaştırmayı tercih ediyor.
🎭Abdullah karakterine karşı ne hissettiğime dair emin olamadım. Yer yer ona kızdım, yer yer yalnızlığına yaklaştım. Oyun da karakterini kesin çizgilerle anlatmak yerine o kararsızlığın içinde bırakmayı tercih ediyor gibi. Finalde de her şeyi açıklamak yerine o tekinsiz belirsizlik hissini koruyor.
🎭Oyun bende çok sevdiğim ve artık sahnelenmeyen Kalabalık Duası adlı oyunu da hatırlattı. Elbette konu ve atmosfer olarak birbirlerinden oldukça farklı işler. Ancak iki oyunun da sahne üzerinde gerçeklik duygusunu sürekli kırıp yeniden kurma biçimleri birbirine yakın hissettirdi. Özellikle fiziksel performansa yaslanan yapıları, bedeni yalnızca oyunculuğun değil anlatının da merkezine yerleştirmeleri bakımından benzer bir yerde duracaklar benim için.
🎭Bu sezon bildiğim kadarıyla ekip iki oyun daha sahneleyecek. Yeni sezonda da oyunun yolculuğunun devam edeceğini düşünüyorum. Arçura Tiyatro ekibini bu güçlü oyun ve cesur sahne dili için kutluyorum. Özellikle sahnede klasik anlatının dışına çıkan işler izlemeyi sevenlerin mutlaka görmesini önereceğim oyunlardan biri oldu benim için.
-
🎭Arçura Tiyatro’nun Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Abdullah Efendi’nin Rüyaları" eserinden yola çıkarak yeniden yazdığı tek kişilik oyununu Koma Sahnesi’nde izledim. İlgili kitabı daha önce okumamıştım ancak salondan çıktığım anda hissettiğim ilk şey, oyunun beslendiği o kaynağa ulaşma isteği oldu. Hatta oyun biter bitmez kitapçılar kapanmadan yetişmeye çalıştım, iki farklı yerde aramama rağmen kitabı bulamadım. Bulamamış olmam merakımı azaltmadı, aksine büyüttü. Oyunun en güçlü taraflarından biri burada ortaya çıkıyor: Seyirciyi yalnızca sahnede kurduğu atmosferin içinde bırakmayıp aynı zamanda metnin beslendiği dünyaya doğru da yönlendirebiliyor.
🎭Sahnenin merkezinde tek bir oyuncu, bir sandalye ve dört adet ayaklı ışık var. Minimal görünen bu düzen, oyun ilerledikçe bambaşka bir şeye dönüşüyor. Özellikle sandalye, oyuncunun cansız rol arkadaşı olarak sürekli bir başka role sürükleniyor; bazen bir masa, bazen bir beden, bazen bir mekan, bazen de Abdullah’ın zihninin uzantısı haline geliyor. Oyuncunun sandalyeyle kurduğu fiziksel ilişki o kadar yoğun ki bir noktadan sonra “Bu sandalye nasıl hala kırılmadı?” diye düşündüm.
🎭Abdullah karakterinin şimdi ile geçmiş arasında gidip gelen, gerçeklikle hezeyan arasındaki sınırları eriten zihinsel hali yalnızca metinle değil, fazlaca beden kullanımıyla da anlatılıyor. Fiziksel performansın yoğunluğu, oyunun atmosferini kuran en önemli unsurlardan biri. Ancak oyun benim için asıl etkisini finale doğru kurdu. Abdullah’ın kendi bedeniyle, kendi sonuyla, hatta belki kendi ruhuyla yüzleştiği bölüm; ışığın kullanımı, beden dili ve fiziksel performans açısından oyunun zirve noktasıydı. O noktadan sonra gerçeklik tamamen çözüldü. Oyun düz anlatının dışına çıkıp neredeyse bir kabus estetiğine dönüştü. Seyirci olarak “Ne gerçek, ne hatırlama, ne sanrı?” sorusunun içinde kaldım. Ve sanırım oyun tam olarak bunu istiyor. Net cevaplar vermekten çok, Abdullah’ın zihninin içinde dolaştırmayı tercih ediyor.
🎭Abdullah karakterine karşı ne hissettiğime dair emin olamadım. Yer yer ona kızdım, yer yer yalnızlığına yaklaştım. Oyun da karakterini kesin çizgilerle anlatmak yerine o kararsızlığın içinde bırakmayı tercih ediyor gibi. Finalde de her şeyi açıklamak yerine o tekinsiz belirsizlik hissini koruyor.
🎭Oyun bende çok sevdiğim ve artık sahnelenmeyen Kalabalık Duası adlı oyunu da hatırlattı. Elbette konu ve atmosfer olarak birbirlerinden oldukça farklı işler. Ancak iki oyunun da sahne üzerinde gerçeklik duygusunu sürekli kırıp yeniden kurma biçimleri birbirine yakın hissettirdi. Özellikle fiziksel performansa yaslanan yapıları, bedeni yalnızca oyunculuğun değil anlatının da merkezine yerleştirmeleri bakımından benzer bir yerde duracaklar benim için.
🎭Bu sezon bildiğim kadarıyla ekip iki oyun daha sahneleyecek. Yeni sezonda da oyunun yolculuğunun devam edeceğini düşünüyorum. Arçura Tiyatro ekibini bu güçlü oyun ve cesur sahne dili için kutluyorum. Özellikle sahnede klasik anlatının dışına çıkan işler izlemeyi sevenlerin mutlaka görmesini önereceğim oyunlardan biri oldu benim için.
-
Baba / Oyun Atölyesi