-
🎭Bu sezon izlediğim son oyun, Velhasıl Tiyatro'nun "Havva"sı oldu. Sezon boyunca pek çok farklı yapım izledim, yeni bir sürpriz çıkmazsa tiyatro sezonunu da bu oyunla kapatmış sayıyorum. Ekip için de sezonun son temsilinin bu oyun olması izleme deneyimine ayrı bir anlam kattı.
🎭Oyuna gitmeden önce metnin çıkış noktası olan Vüs'at O. Bener'in "Havva" öyküsünü ve Irmak Zileli'nin "Son Bakış" romanını okumadım. Bu nedenle sahnede izlediğim hikayeyi kaynak eserlerle karşılaştırma imkanım yoktu. Belki de bu yüzden oyunu tamamen bağımsız bir metin olarak, sıfırdan kurulmuş bir hikaye gibi takip ettim.
🎭Salonun kapısından girer girmez seyirciyi karşılayan Havva karakteri, oyunun daha ilk dakikalarda dördüncü duvarı kaldıracağının işaretini veriyor. Sinem Koşar'ın seyirciyle kurduğu doğrudan ilişki, temsil boyunca devam ediyor. Bu tür oyunlarda oyuncunun hazırcevaplığı, ritim duygusu ve anlık durumlara vereceği tepkiler büyük önem taşır. Koşar'ın performansının en güçlü taraflarından biri de bu.
🎭Metin, besleme olarak büyütülen Havva'nın yaşamından kesitler sunarken farklı karakterler, farklı zamanlar ve farklı hikayeler arasında dolaşıyor, karşılaşılan diğer kişiler Havva'nın hikayesine eklemleniyor. Eğitim hakkı, sınıfsal eşitsizlik, kadınların yaşam mücadelesi, ötekilik, toplumsal baskılar ve inanç gibi başlıklar metnin içinde yer buluyor. Ancak oyunun en çok zorlandığım tarafı da burada ortaya çıktı. Hikaye ilerledikçe anlatı sürekli başka bir yöne açılıyor, karakterler ve olaylar arasında yapılan geçişler zaman zaman dağınık bir his yaratıyor. Oyunun sonunda, Havva'nın taşıdığı umut duygusu ve insanlara güç veren tarafı net biçimde akılda kalıyor, ancak bu yolculuğun anlatım biçimi bana göre gereğinden fazla parçalı ilerliyor.
🎭Buna karşılık oyunculuk tarafında çok daha olumlu bir tablo var. Sinem Koşar, tek kişilik bir oyunun yükünü rahatlıkla taşıyor. Farklı karakterler arasındaki geçişleri anlaşılır kılıyor, enerjisini oyun boyunca koruyor ve yaklaşık 80 dakika boyunca seyircinin dikkatini canlı tutmayı başarıyor. Oyunun temposunun düşmemesinde bunun büyük payı var.
🎭Sahne kullanımında da yaratıcı tercihler dikkat çekiyor. Sahnedeki sandığın farklı işlevlerle kullanılması, bedenin zaman zaman kuklaya dönüşmesi, parmak kuklalar ve seyirciyle kurulan doğrudan iletişim anlatıyı destekleyen unsurlar arasında. Büyük prodüksiyonlara ihtiyaç duymadan kurulan bu sade sahne dili, oyunun başarılı yanlarından biri.
🎭"Havva"dan çıktığımda aklımda kalan şey metnin kendisinden çok, o metni ayakta tutan oyunculuk oldu. Daha sade bir dramatik yapı içerisinde aynı performansı izlemek ister miydim? Sanırım evet. Buna rağmen "Havva", özellikle Sinem Koşar'ın sahnedeki varlığı ve seyirciyle kurduğu ilişki sayesinde ilgiyle takip edilen, yer yer etkileyici bir tek kişilik oyun deneyimi sunuyor.
-
-
🎭Bu akşam Har Teatra'nın sezonu kapatırken sahnelediği son oyun olan "Düşüş"ü izledim. Albert Camus'nün aynı adlı romanından uyarlanan oyun, Engin Emre Değer yazmış ve oynuyor.
🎭 "Düşüş" seyirciyi Galata'da bir meyhaneye davet ediyor. Karşımızda bir yargıç var: Reşat Nezih Darcan. Tıpkı Camus'nün romanındaki Jean-Baptiste Clamence gibi tanımadığı birine hayatını anlatıyor, geçmişini didikliyor, kendisiyle hesaplaşıyor gibi görünüyor. Ancak oyun ilerledikçe bu hesaplaşmanın yalnızca bireysel bir vicdan meselesi olmadığı ortaya çıkıyor.
🎭Oyunun en dikkat çekici tercihi, Camus'nün hikayesini 1955 İstanbul'una taşıması. Köprüden düşen bir kadına yardım etmeyen adamın suçluluk duygusu, bu kez 6-7 Eylül olaylarının yarattığı toplumsal hafızayla yan yana geliyor. Böylece metin yalnızca bir insanın sessizliğini değil, bir toplumun sessizliğini de sorgulamaya başlıyor.
🎭Dekorun merkezinde yer alan meyhane, oyunun temel mekanı. Bununla birlikte oyun boyunca aynı alanın vapura, köprüye ve eve dönüşmesi hikayenin akışını destekliyor. Sahne arkasında kullanılan görseller dönemin atmosferini hissettiriyor. Ancak 6-7 Eylül gibi güçlü bir tarihsel arka plan söz konusu olduğunda, gerçek fotoğraf ve görüntülere daha fazla yer verilmesinin anlatıyı daha da kuvvetlendirebileceğini düşünüyorum.
🎭Metnin en güçlü yanlarından biri, Reşat Nezih karakterini tek boyutlu bir suçlayıcıya dönüştürmemesi. Başkalarının sessizliğini sorgulayan bu adamın kendi geçmişi de yavaş yavaş görünür oluyor. Özellikle yağmalanan bir meyhaneden kalan "Kuzuya Tapınma" tablosunun evindeki dolapta saklanıyor olması dikkat çekici bir ayrıntı. Oyun bu tercih üzerine açık bir yorum yapmıyor ancak tablo, karakterin yalnızca tanık değil, aynı zamanda dönemin ahlaki yükünü taşıyan kişilerden biri olduğunu düşündürüyor. Bu nedenle Reşat Nezih'in anlattıkları kadar sakladıkları da önem kazanıyor.
🎭Tek kişilik oyunların en büyük riski ritmi kaybetmektir. Engin Emre Değer bu riski büyük ölçüde bertaraf etti. Anlatının farklı katmanları arasında geçiş yaparken karakterin iç dünyasını görünür kılmayı başardı.
🎭Oyundan çıkarken aklımda tek bir soru kaldı: "Düşüş" bireysel vicdanı mı anlatıyor, yoksa toplumsal suç ortaklığını mı? Oyun bu soruya kesin bir yanıt vermiyor. Belki de vermek istemiyor. Çünkü hem Galata Köprüsü'nden düşen kadının hem de 6-7 Eylül sırasında yaşananların ortak bir noktası var: Görülen ama müdahale edilmeyen anlar. "Düşüş", tam da bu sessizliğin izini sürüyor. Yeni sezonda izlemenizi önerdiğim oyunun alkışı bol olsun.
-
-
🎭Uzun zamandır uygun bir gün kollayıp bir türlü denk getiremediğim oyunlardan biriydi “BABA”. Florian Zeller’in “Anne”, “Baba” ve “Oğul” üçlemesini çok seviyorum. “BABA”yı daha önce başka bir ekibin yorumuyla izlemiş, o versiyonu da oldukça sevmiştim. Bu kez oyunu Haluk Bilginer’li kadroyla izlemek ise bambaşka bir deneyim oldu. Açıkçası tam da tahmin ettiğim gibi, belli bir noktadan sonra elimizde mendillerle izledik oyunu.
🎭Oyunun en etkileyici taraflarından biri rejisi oldu benim için. Hafıza kaybını yalnızca metinle değil, dekorla, oyuncularla ve sahne geçişleriyle de hissettiren çok güçlü bir reji dili kurulmuş. Aynı karakterleri zaman zaman başka oyuncular üzerinden görüyoruz. Mekan değişiyor, tekrar ediyor, eksiliyor. Tıpkı hafızanın kendisi gibi. İnsan zihninin yavaş yavaş boşalmasını, tanıdık olanın silinmesini sahnede somut olarak izliyoruz adeta. Oyunun sonunda dekorun giderek sadeleşmesi ve başka bir yere evrilmesi de çok etkileyiciydi.
🎭Benim için oyunu daha sarsıcı yapan şeylerden biri de şu oldu: Son yıllarda hafıza sorunları yaşayan, Alzheimer’la mücadele eden insanlarla çok karşılaştım. Yakın çevremde bu süreçleri yaşayan insanlar gördüm. O yüzden oyundaki birçok detay bana çok gerçek geldi. Özellikle bakım verenlerin tükenişi, sabırla yorgunluk arasında sıkışıp kalması, merhametle çaresizlik arasında gidip gelmesi…
🎭Oyunda beni en çok yaralayan sahnelerden biri ise yaşlı adamın maruz kaldığı sertlikti. Hafıza kaybı yaşayan yaşlı bir insanın ne kadar kolay incinebilir hale geldiğini düşününce, o merhametsizlik duygusu içime çok oturdu. Çünkü ne yazık ki bunun gerçek hayatta karşılığı olduğunu da biliyoruz. Bakım evi şiddeti, bakıcı şiddeti, yaşlı insanların küçümsenmesi ya da sabırsızlıkla karşılanması… Bunlar yalnızca haberlerde gördüğümüz şeyler değil.
🎭Bir noktadan sonra salondaki bazı kahkahalar da beni rahatsız etti açıkçası. Evet, oyunun başlarında karakterin öfkesi ya da çıkışları yer yer güldürüyor. Zaten Haluk Bilginer sinirlenmeyi bile seyir zevkine dönüştürebilen çok özel bir oyuncu. Ama oyun ilerledikçe meselenin bir “unutkanlık komedisi” değil, ağır bir zihinsel çözülüş olduğunu çok net görmeye başlıyoruz. O yüzden bazı yerlerde gelen kahkahalar beni ister istemez huzursuz etti.
🎭Oyunculuk tarafında ise güçlü bir ekip işi vardı. Elbette Haluk Bilginer rolü, sahnedeki ağırlığı ve oyunculuk yetkinliğiyle ister istemez apayrı parlıyor. Eminim salondaki birçok kişi de sırf onu izlemek için gelmiştir. Ama güzel tarafı şu ki oyun asla tek kişilik bir gösteriye dönüşmüyor. Özellikle Zeynep Dinsel bu oyunun duygusunu taşıyan en önemli isimlerden biriydi bence. Daha önce izlediğim “BABA” yorumunda da yine onu seyretmiştim. Bu kez ise bambaşka bir rejinin içinde olmasına rağmen karakterin yükünü yine çok güçlü ve çok sahici bir yerden taşıdı. Faruk Barman da aynı şekilde izlemeyi çok sevdiğim oyunculardan biri. Kızının erkek arkadaşı olarak, babaya karşı giderek tahammülü azalan o mesafeli ruh halini çok iyi yaşattı.
🎭Bir parantezi de özellikle Ufuk Tevge için açmak istiyorum. Özellikle baba karakteriyle baş başa kaldığı bir sahne var, oradaki fiziksel ve psikolojik baskıyı öyle gerçek, öyle rahatsız edici bir yerden kurdu ki izlerken ciddi anlamda öfkelendim. Zaten bence o sahnenin gücü de tam burada yatıyordu. Bir anlığına tiyatro izlediğini unutup gerçekten savunmasız bir insanın sıkıştırılmışlığına tanık oluyorsun. Üstelik bu etki yalnızca sahnenin sertliğinden değil, iki oyuncunun karşılıklı kurduğu gerilimden doğuyor. Haluk Bilginer’in kırılganlığıyla Ufuk Tevek’in o huzursuz edici sertliği çarpışınca, ortaya oyunun (bana göre) en sarsıcı anlarından biri çıktı.
🎭Kısacası “BABA”, sadece iyi oynanmış bir oyun değil, insanın içine yerleşen bir deneyim gibiydi. Sırf güçlü bir reji ve oyunculuk görmek için değil, biraz durup yaşlılığa, hafızaya, bakım vermeye ve merhamete yeniden bakabilmek için bile izlenmeli.
Havva / Velhasıl Tiyatro