-
🎭Tiyatro sezonunu kapattığımı düşünüyordum. Derken kendimi bu akşam Kats Sahne & Bee's Knees'in DasDas Alternatif Sahne'de sahnelediği Pera'da Bir Lola oyununda buldum. İyi ki de bulmuşum.
🎭Daha salona girer girmez oyunun atmosferi sizi içine çekiyor. Kabare düzeninde hazırlanmış masa yerleşimi, loş ışıklar, seyircilerin içecekleriyle oyuna eşlik edebildiği samimi ortam... Sahnenin arka bölümünde yerlerini almış canlı müzisyenler ise daha ilk andan bunun yalnızca bir tiyatro oyunu değil, müziğin de anlatının ayrılmaz bir parçası olduğu bir deneyim olacağını hissettiriyor.
🎭Ve ardından Lola çıkıyor sahneye...
Altın rengi püsküllü elbisesi, başındaki tüy detaylı aksesuarı, incecik kaşları, koyu renk ruju ve dönemin ruhunu yansıtan görünümüyle bizi 1921 yılına götürüyor.
🎭Almanya'dan Amerika'da oyuncu olma hayaliyle yola çıkan genç bir kadının hikayesini dinlemeye başlıyoruz. Yolculuğun nereye varacağını Lola ile birlikte biz de adım adım keşfederken, o da çocukluğundan başlayarak hayatının önemli dönüm noktalarını anlatıyor. Hikayesindeki bazı karakterler için ise seyirciler arasından kişiler seçiyor ve onları tatlı yönlendirmelerle oyunun parçası haline getiriyor. Böylece anlatı sık sık interaktif bir yapıya kavuşuyor. Üstelik bu akşam sahneye davet edilen seyirciler de sanki buna önceden hazırlanmış gibiydi, doğallıkları ve oyuna kattıkları enerji deneyimi daha da keyifli kıldı.
Tüm bu anlatının içine göç, kadın olmak, hayallerinin peşinden gitme cesareti ve hayata tutunma mücadelesi büyük bir dengeyle yerleştirilmiş. Hiçbiri diğerinin önüne geçmiyor, hepsi hikayenin doğal akışı içinde anlam kazanıyor.
🎭Pınar Göktaş, yaklaşık 75 dakika boyunca seyircinin dikkatini bir an bile elinden bırakmıyor. Anlatıyor, şarkı söylüyor, orkestra üyeleriyle eğlenceli diyaloglara giriyor ve sahnedeki enerjisini baştan sona aynı seviyede koruyor.
🎭Oyunun en hoş sürprizlerinden biri ise tarihsel arka planı oldu. Lola kurmaca bir karakter olsa da hikayede adı geçen bazı kişi ve mekanlar gerçek. Mesela Frederick Bruce Thomas. Oyundan sonra merak edip araştırdığımda, Amerika doğumlu siyahi bir girişimci olduğunu, İstanbul'a geldikten sonra Pera'nın eğlence hayatına yön veren isimlerden biri haline geldiğini ve dönemin ünlü Maksim'ini kurarak şehrin kabare ve caz kültürüne önemli katkılar sunduğunu öğrendim. Tiyatronun en sevdiğim tarafı da tam olarak bu; perde kapandıktan sonra bile insanı araştırmaya, öğrenmeye ve yeni hikayelerin peşine düşürmesi.
🎭Canlı müzisyenler de oyunun en güçlü taraflarından biri. Sadece eşlik eden bir orkestra değil, anlatının ritmini kuran, zaman zaman oyunun bir parçasına dönüşen ve kabare atmosferini sürekli canlı tutan önemli bir unsur haline geliyorlar.
🎭Ben dönem işlerini zaten ayrı seven bir seyirciyim. "Pera'da Bir Lola", bu yönüyle bana yıllar önce büyük keyifle izlediğim Hedwig and the Angry Inch'i hatırlattı. Elbette iki oyunun anlattıkları bambaşka ama müzikle kurdukları güçlü ilişki, seyirciyle doğrudan temas eden yapıları ve yüksek sahne enerjileri bakımından bende benzer bir tat bıraktılar.
🎭Son olarak yönetmen Buket Gülbeyaz için de ayrı bir parantez açmak isterim. Oyunun rejisini oldukça başarılı buldum; kabare atmosferini kurma biçimi, seyirciyle kurduğu ilişki ve ritmi baştan sona diri tutması takdire değerdi. Bir not daha... Oyun başlamadan hemen önce seyirciler arasında krize dönüşme potansiyeli taşıyan küçük bir tartışma yaşandı. Buket Hanım'ın yaklaşımı, sakinliği ve birkaç cümleyle ortamı yumuşatması gerçekten etkileyiciydi. Oyun başlamadan sergilediği bu başarılı kriz yönetimi de en az sahnedeki rejisi kadar profesyoneldi.
🎭Aslında "Pera'da Bir Lola "uzun zamandır izlemek istediğim oyunlardan biriydi. Sezon boyunca programımı bir türlü oyunun takvimiyle denk getiremedim. Artık bu sezon için perde kapanmıştır diye düşünürken yeniden karşıma çıkınca kaçırmak istemedim. İyi ki de öyle olmuş. Benim için sezonun en keyifli keşiflerinden biri oldu. Yeni sezonda yeniden sahnelenirse, dönem hikayelerini, canlı müzikli kabareleri ve seyircisiyle güçlü bağ kuran oyunları seven herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
-
-
🎭Bu sezon izlediğim son oyun, Velhasıl Tiyatro'nun "Havva"sı oldu. Sezon boyunca pek çok farklı yapım izledim, yeni bir sürpriz çıkmazsa tiyatro sezonunu da bu oyunla kapatmış sayıyorum. Ekip için de sezonun son temsilinin bu oyun olması izleme deneyimine ayrı bir anlam kattı.
🎭Oyuna gitmeden önce metnin çıkış noktası olan Vüs'at O. Bener'in "Havva" öyküsünü ve Irmak Zileli'nin "Son Bakış" romanını okumadım. Bu nedenle sahnede izlediğim hikayeyi kaynak eserlerle karşılaştırma imkanım yoktu. Belki de bu yüzden oyunu tamamen bağımsız bir metin olarak, sıfırdan kurulmuş bir hikaye gibi takip ettim.
🎭Salonun kapısından girer girmez seyirciyi karşılayan Havva karakteri, oyunun daha ilk dakikalarda dördüncü duvarı kaldıracağının işaretini veriyor. Sinem Koşar'ın seyirciyle kurduğu doğrudan ilişki, temsil boyunca devam ediyor. Bu tür oyunlarda oyuncunun hazırcevaplığı, ritim duygusu ve anlık durumlara vereceği tepkiler büyük önem taşır. Koşar'ın performansının en güçlü taraflarından biri de bu.
🎭Metin, besleme olarak büyütülen Havva'nın yaşamından kesitler sunarken farklı karakterler, farklı zamanlar ve farklı hikayeler arasında dolaşıyor, karşılaşılan diğer kişiler Havva'nın hikayesine eklemleniyor. Eğitim hakkı, sınıfsal eşitsizlik, kadınların yaşam mücadelesi, ötekilik, toplumsal baskılar ve inanç gibi başlıklar metnin içinde yer buluyor. Ancak oyunun en çok zorlandığım tarafı da burada ortaya çıktı. Hikaye ilerledikçe anlatı sürekli başka bir yöne açılıyor, karakterler ve olaylar arasında yapılan geçişler zaman zaman dağınık bir his yaratıyor. Oyunun sonunda, Havva'nın taşıdığı umut duygusu ve insanlara güç veren tarafı net biçimde akılda kalıyor, ancak bu yolculuğun anlatım biçimi bana göre gereğinden fazla parçalı ilerliyor.
🎭Buna karşılık oyunculuk tarafında çok daha olumlu bir tablo var. Sinem Koşar, tek kişilik bir oyunun yükünü rahatlıkla taşıyor. Farklı karakterler arasındaki geçişleri anlaşılır kılıyor, enerjisini oyun boyunca koruyor ve yaklaşık 80 dakika boyunca seyircinin dikkatini canlı tutmayı başarıyor. Oyunun temposunun düşmemesinde bunun büyük payı var.
🎭Sahne kullanımında da yaratıcı tercihler dikkat çekiyor. Sahnedeki sandığın farklı işlevlerle kullanılması, bedenin zaman zaman kuklaya dönüşmesi, parmak kuklalar ve seyirciyle kurulan doğrudan iletişim anlatıyı destekleyen unsurlar arasında. Büyük prodüksiyonlara ihtiyaç duymadan kurulan bu sade sahne dili, oyunun başarılı yanlarından biri.
🎭"Havva"dan çıktığımda aklımda kalan şey metnin kendisinden çok, o metni ayakta tutan oyunculuk oldu. Daha sade bir dramatik yapı içerisinde aynı performansı izlemek ister miydim? Sanırım evet. Buna rağmen "Havva", özellikle Sinem Koşar'ın sahnedeki varlığı ve seyirciyle kurduğu ilişki sayesinde ilgiyle takip edilen, yer yer etkileyici bir tek kişilik oyun deneyimi sunuyor.
-
-
🎭Bu akşam Har Teatra'nın sezonu kapatırken sahnelediği son oyun olan "Düşüş"ü izledim. Albert Camus'nün aynı adlı romanından uyarlanan oyun, Engin Emre Değer yazmış ve oynuyor.
🎭 "Düşüş" seyirciyi Galata'da bir meyhaneye davet ediyor. Karşımızda bir yargıç var: Reşat Nezih Darcan. Tıpkı Camus'nün romanındaki Jean-Baptiste Clamence gibi tanımadığı birine hayatını anlatıyor, geçmişini didikliyor, kendisiyle hesaplaşıyor gibi görünüyor. Ancak oyun ilerledikçe bu hesaplaşmanın yalnızca bireysel bir vicdan meselesi olmadığı ortaya çıkıyor.
🎭Oyunun en dikkat çekici tercihi, Camus'nün hikayesini 1955 İstanbul'una taşıması. Köprüden düşen bir kadına yardım etmeyen adamın suçluluk duygusu, bu kez 6-7 Eylül olaylarının yarattığı toplumsal hafızayla yan yana geliyor. Böylece metin yalnızca bir insanın sessizliğini değil, bir toplumun sessizliğini de sorgulamaya başlıyor.
🎭Dekorun merkezinde yer alan meyhane, oyunun temel mekanı. Bununla birlikte oyun boyunca aynı alanın vapura, köprüye ve eve dönüşmesi hikayenin akışını destekliyor. Sahne arkasında kullanılan görseller dönemin atmosferini hissettiriyor. Ancak 6-7 Eylül gibi güçlü bir tarihsel arka plan söz konusu olduğunda, gerçek fotoğraf ve görüntülere daha fazla yer verilmesinin anlatıyı daha da kuvvetlendirebileceğini düşünüyorum.
🎭Metnin en güçlü yanlarından biri, Reşat Nezih karakterini tek boyutlu bir suçlayıcıya dönüştürmemesi. Başkalarının sessizliğini sorgulayan bu adamın kendi geçmişi de yavaş yavaş görünür oluyor. Özellikle yağmalanan bir meyhaneden kalan "Kuzuya Tapınma" tablosunun evindeki dolapta saklanıyor olması dikkat çekici bir ayrıntı. Oyun bu tercih üzerine açık bir yorum yapmıyor ancak tablo, karakterin yalnızca tanık değil, aynı zamanda dönemin ahlaki yükünü taşıyan kişilerden biri olduğunu düşündürüyor. Bu nedenle Reşat Nezih'in anlattıkları kadar sakladıkları da önem kazanıyor.
🎭Tek kişilik oyunların en büyük riski ritmi kaybetmektir. Engin Emre Değer bu riski büyük ölçüde bertaraf etti. Anlatının farklı katmanları arasında geçiş yaparken karakterin iç dünyasını görünür kılmayı başardı.
🎭Oyundan çıkarken aklımda tek bir soru kaldı: "Düşüş" bireysel vicdanı mı anlatıyor, yoksa toplumsal suç ortaklığını mı? Oyun bu soruya kesin bir yanıt vermiyor. Belki de vermek istemiyor. Çünkü hem Galata Köprüsü'nden düşen kadının hem de 6-7 Eylül sırasında yaşananların ortak bir noktası var: Görülen ama müdahale edilmeyen anlar. "Düşüş", tam da bu sessizliğin izini sürüyor. Yeni sezonda izlemenizi önerdiğim oyunun alkışı bol olsun.
Pera'da Bir Lola / Kats Sahne