-
🎭Bazı oyunlar vardır, daha ilk birkaç dakikada sana şunu söyler: “Rahat ol, birazdan işler karışacak.” Bonobo Tiyatro'nun HAYATIMIZIN EN MUTLU GÜNÜ adlı oyunu da tam olarak bu kaotik yapıda bir komedi.
🎭Metin, klasik komedi geleneğinin izini sürüyor. Özellikle Ray Cooney tarzı oyunları hatırlatan o tanıdık yapıyı görmek mümkün:
Kapılar, yanlış kimlikler, hızla büyüyen yalanlar ve giderek kontrolden çıkan bir durum.
🎭Oyun, tek bir mekanda, ama sürekli hareket halinde geçiyor. Kapıdan giren her yeni karakter, sadece sahneye değil, kurulan dengeye de müdahale ediyor. Bu tarz metinlerde ritim mühimdir. Burada o ritmin büyük ölçüde korunduğunu söylemek mümkün. Olaylar üst üste binerken oyunun nefesi kesilmiyor, aksine kaos kontrollü bir şekilde büyüyor.
🎭Oyunculuklar bu hızlı akışı taşıyacak şekilde güçlü ve uyumlu. Her bir oyuncu rolünün hakkını fazlasıyla veriyor ama sosyal hizmetler görevlisi Semih rolü ile Gürberk Polat'ın adını ayrıca anmak isterim. Karakterin tuhaflıklarını karikatürize etme riski çok yüksekken, oyuncu bunu bilinçli bir abartıyla ama kontrolü kaybetmeden kuruyor. Bu da sahnede ayrı bir komedi hattı yaratıyor. İlk sahne deneyimi olduğunu düşününce, bu performans ayrıca dikkat çekici bir başlangıç.
🎭Oyun görünürde bir komedi ama altında daha sert meseleler saklı; kolay yoldan para kazanma isteği, bunun için kurulan planlar ve yalanlar, intikam duygusu ve sorunlu karakter yapıları. Bunları ağırlaştırmadan, esprili bir dille anlatıyorlar. Seyir zevki yüksek, akıcı bir iş. Yolları açık, alkışları bol olsun.
-
-
🎭Tiyatrokare’yi tek bir çizgiyle tarif etmek zor. Farklı dönemlerden ve farklı kaynaklardan beslenen metinleri bir araya getiren bir repertuvar anlayışları var. Bu çeşitlilik içinde bu akşam izlediğim KONKEN PARTİSİ sade anlatımıyla öne çıkan, kökünü geçmişten alan bir metin olarak karşıma çıktı.
🎭D. L. Coburn’un "The Gin Game" adlı metninden uyarlanan oyunun, sahnede büyük iddialar kurduğunu düşünmüyorum. Daha çok, iki insanın karşılaşmasına alan açan, oyunculukların ön plana çıktığı, sade bir Nedim Saban rejisi.
🎭Sahneye baktığımda, huzurevinin verandası ve ona açılan küçük bir bahçe görüyorum. Gösterişsiz ama işlevini yerine getiren bir kurgu. Bu alan, iki karakterin dünyasını net bir şekilde çerçeveliyor. Biri hayata karşı daha kapalı, mesafeli bir erkek (Weller Martin/Mehmet Atay), diğeri ise huzurevine yeni gelmiş, hala bağ kurmaya çalışan, daha canlı bir kadın (Fonsia Dorsey/Melek Baykal). İkisini bir araya getiren şey ise konken oyunu.
🎭Metin yaşlılık ve yalnızlık gibi başlıklara temas ediyor ama bunu ağırlaştırmadan ilerliyor. Daha çok seyirciyi içine çeken, yer yer gülümseten bir akış var. Ancak bu hafifliğin altında, karakterlerin birbirine yöneldiği anlarda sertleşen bir damar da hissediliyor. Özellikle kaybetmeye tahammülün azaldığı anlar, oyunun en diri yerlerini oluşturuyor.
🎭İki usta oyuncunun varlığı, oyunun en güçlü tarafı. Salonun doluluğu da bunu açıkça gösteriyor. Seyirci bu isimlerle daha salona girmeden bağ kurmuş gibi. Başta sadece bir oyun gibi duran konken, oyun ilerledikçe daha kişisel bir alana taşınıyor. Rekabet duygusu, karakterlerin geçmişine ve kırgınlıklarına değen bir şeye dönüşüyor. Bu da oyunun asıl gücünü oluşturuyor.
🎭Benim için oyunun etkisi ise biraz daha kişisel bir yerden geldi. Hikayede açılan bazı başlıklar, tanıdık duygulara dokundu. Özellikle aile içindeki duygusal mesafeler ve yalnız bırakılmışlık hissi…
🎭Finale doğru yaşanan kırılma, oyunun en keyifli anlarından biri. Baştan beri daha ölçülü duran bir karakterin sınırını aşması, oyuna farklı bir enerji katıyor.
🎭Konken Partisi, yeni bir biçim denemiyor, seyirciyi şaşırtmak gibi bir iddiası da yok. Daha çok, artık daha az karşılaştığımız, benim nazarımda "eski güzel günleri" çağrıştıran bir tiyatro hissini yaratıyor. Sade bir metin, güçlü oyunculuk. Ben bu hissi zaman zaman özlüyorum. Özellikle böyle ustalarla buluşunca, o tanıdık tat daha da değerli geliyor.
🎭Tiyatrokare, benim için bu tür oyunların güven veren adreslerinden biri. Bu akşam da o çizginin başka bir örneğini izledim. Abartıya kaçmadan, temiz bir anlatıyla kurulan bir oyun. Salonun doluluğu da bunu doğruluyor. Ben de salondan, beklentimi karşılayan bir akşamla ayrıldım.
-
-
🎭Monologlar Müzesi kapsamındaki “Pavyon” projesindeydim bu akşam. Gerçekte hiç pavyona gitmedim ama sanki onun bir simülasyonunun içinden geçmişim gibi hissediyorum kendimi. Daha kapıdan girerken yukarıdan süzülen ışık, merdiven boşluğuna yayılan müzik ve o hafif taşkın uğultu beni bir seyirci olmaktan çıkarıp o dünyanın bir parçasına dönüştürdü.
🎭Karşılayan kişiyle birlikte o sınır tamamen silindi zaten. Oyuncu mu, çalışan mı, karakter mi derken kendimi çoktan o akışın içinde buldum. Ardından oldukça iyi kurulmuş bir düzenin içine yerleştirildim: Küçük gruplar halinde, sırayla beş farklı odayı dolaşıyoruz. Her odada yaklaşık yirmi dakikalık bir monolog, toplamda bir buçuk saate yayılan parçalı bir deneyim.
🎭İlk başta izlediğim her şey ayrı bir hikaye gibi açıldı. Farklı hayatlar, farklı tonlar, farklı kırılmalar… Ama odalar arasında dolaştıkça bu parçaların birbirine değdiğini, aslında aynı dünyanın içinden konuştuğunu fark ettim. Yavaş yavaş tek bir olayın çevresinde dolaştığımızı anladım ama oyun bunu bize acele etmeden, merak duygusunu diri tutarak verdi.
🎭Benim için asıl etkileyici olan şey, bu yapının mekanla kurduğu ilişkiydi. Bu hikayeyi klasik bir sahnede izleseydim muhtemelen bu kadar güçlü hissetmezdim. Ama burada mekan sadece bir fon değil, doğrudan anlatının kendisi olmuş. Odalar, geçişler, bekleme anları… Hepsi oyunun bir parçasına dönüşüyor. Sanki bir oyunu izlemiyorum da, bir olayın içinde dolaşıyorum.
🎭Farklı yazarların metinlerinden oluşan bu yapı, tek bir yönetmenin—Kerem Pilavcı’nın—eliyle oldukça dengeli ve bütünlüklü bir hale gelmiş. Parçalı yapı dağılmıyor, aksine tek bir dramaturjik hatta toplanıyor. Oyuncuların her birinin farklı olması ise bu çok sesliliği daha da derinleştiriyor. Her karakter kendi dünyasını kuruyor ve o dünyanın içinden konuşuyor.
🎭Finale gelindiğinde ise bütün parçalar yerli yerine oturuyor. Ne olduğunu öğreniyorsun ama asıl etki orada bitmiyor, geriye kalan şey, tanık olduğun hayatların ağırlığı ve diline dolanan şarkılar oluyor.
🎭Kısacası bu, izlediğim bir oyun değil, içinde dolaştığım bir deneyimdi. Aynı hikayeyi farklı gözlerden dinlerken, herkesin kendi gerçeğini nasıl kurduğunu izledim. Ve açık söyleyeyim, bir kez daha gidip aynı odalardan tekrar geçme fikri bana hiç uzak gelmiyor. Çünkü biliyorum ki ikinci seferde aynı hikayeyi değil, başka bir yüzünü izleyeceğim.
Hayatımızın En Mutlu Günü / Kats Sahne