🎭Bu akşam Tunç Şahin'in yazıp yönettiği, Ayça Bildik'in tek kişilik performansıyla sahneye taşıdığı "Bu Benim Çantam! Bu, Benim" adlı oyunu izledim. Tiyatro sahnelerinde pek sık karşılaşmadığımız bir konuyu işlemesi beni oyuna çekti.
🎭Hikayenin merkezinde, hayatını türlü takıntılarla kuşatmış, insan ilişkileri oldukça sınırlı bir akademisyen olan Nur var. Bir arkadaşına eşlik ederek gittiği Burhaniye'de yaşadığı sıra dışı karşılaşma, alıştığı düzeni değiştirecek olayların başlangıcını oluşturuyor. Nur'un hikayesi yalnızlık, geçmişin izleri, aidiyet, güven ihtiyacı, kontrol arzusu, özgürlük ve irade gibi pek çok meseleye odaklanmış. Akılcı düşünceyle mistik inanışların karşı karşıya gelişi de metnin dikkat çekici yanlarından biri. Bütün bunların arasında, insanın kendisini sınırlayan alışkanlıklarından uzaklaşırken gerçekten özgürleşip özgürleşemeyeceği sorusu öne çıkıyor.
🎭Sahne tasarımında LED ışıklarla sınırları belirlenmiş dikdörtgen bir alan, dört sandalye ve yukarıdan sarkan iki aydınlatma elemanı kullanılmış. Bu çerçeveyi, Nur'un kendi zihnine ve alışkanlıklarına hapsolmuş halinin görsel bir karşılığı olarak yorumladım. Işıkların değişen renkleri ise sahneler arasındaki atmosfer farklılıklarını belirginleştiriyor.
🎭Tek kişilik bir oyunda seyircinin ilgisini canlı tutmak kolay değil. Ayça Bildik'in yaklaşık 80 dakika boyunca sürdürdüğü performansta belirgin bir emek var. Bununla birlikte, Nur'un yaşadığı iç çatışmalarla aramda beklediğim yakınlık oluşmadı. Takıntılarının gündelik hayatına nasıl yön verdiğini izledim, yalnızlığının nedenlerini öğrendim ancak bunların onda yarattığı ağırlığı yeterince hissedemedim. Duygusal yoğunluğun arttığı sahnelerde de benim için benzer bir mesafe söz konusuydu. Bu durumun yalnızca oyunculuktan değil, metnin dramatik kuruluşundan ve sahneleme tercihlerinden de kaynaklanabileceğini düşünüyorum.
🎭Oyunun temposu yer yer durağanlaşıyor. Ses ve müzik kullanımının sınırlı tutulması başlı başına bir eksiklik değil elbette. Ancak bazı bölümlerde ritmi çeşitlendirecek, sahneler arasındaki geçişlere hareket kazandıracak yönetmenlik tercihleri, oyunun etkisini artırabilir miydi acaba?
🎭Sonuç olarak "Bu Benim Çantam! Bu, Benim", çıkış noktasıyla merakımı uyandıran ancak sahnedeki karşılığıyla benim için aynı ölçüde etkileyemeyen bir oyun oldu. Elbette bir oyunun bizde bıraktığı iz, yalnızca sahnede sunulanlarla değil, o günkü ruh halimizle, kişisel deneyimlerimizle ve izlediklerimizle kurabildiğimiz bağla da şekilleniyor. Kimi zaman kendimizden ya da yakın çevremizden bir parça bulduğumuz için, kimi zamansa hiç tanımadığımız bir hayatın içine çekildiğimiz için etkileniyoruz. Ben bu kez, hikayenin taşıdığı potansiyele rağmen o bağı ve beklediğim duygusal karşılığı kuramadım.
🎭Değişim / Dönüşüm, konusuna bakmaksızın yaratıcı kadrosuyla ilgimi çeken bir oyundu. Maja Zade'nin kaleme aldığı, Timuçin Esen'in çevirip uyarladığı ve Thomas Ostermeier'in yönettiği oyun, Tatlı Ekşi Tiyatro, PMPEX ve Antitez Sahne Sanatları ortaklığında dün prömiyerini gerçekleştirdi.
🎭Ostermeier'in 2012 İstanbul Tiyatro Festivali'nde izlediğim Hamlet rejisinin tadı hala damağımda. Funda Eryiğit'in oyunculuğunu uzun zamandır beğeniyle takip ediyorum. Timuçin Esen'i ise tiyatro sahnesinde ilk kez izledim ki kendisi de zaten yirmi yıl aradan sonra tiyatro sahnesine dönmüş. Oyunun künyesini incelemiş, ancak tanıtım metnini okumamıştım. Hikayeyi önceden öğrenmek yerine sahnede keşfetmeyi tercih ettim.
🎭Prömiyerden birbirine zıt iki duyguyla ayrıldım: Funda Eryiğit ve Timuçin Esen'in oyunculuklarına hayran kaldım, buna karşılık metni beğenemedim. Ostermeier'in çok karakterli anlatımı sahneye taşıma biçimini başarılı bulsam da rejinin bütününden aynı ölçüde etkilenmedim.
🎭Oyun, uzun yıllardır evli olan Mine ve Tarık'ın gündelik yaşamından hareketle bireysel ilişkilerle toplumsal meselelerin iç içe geçtiği bir anlatı kuruyor. Ancak bunu alışılmış bir anlatım biçimiyle yapmıyor. İki oyuncu, başkarakterlerin yanı sıra onların hayatlarına giren pek çok farklı kişiyi de canlandırıyor.
🎭Onca farklı karakterin yalnızca iki oyuncu tarafından sahneye taşınması, yapımın en dikkat çekici özelliği. Üstelik kadın ve erkek rolleri arasında da sınırlar ortadan kalkıyor. Karakter değişimleri çoğu zaman gözümüzün önünde, birkaç saniye içinde gerçekleşiyor. Funda Eryiğit ve Timuçin Esen'in bu geçişlerde gösterdiği ustalığı büyük bir keyifle izledim. Özellikle Eryiğit'in okul müdürü, Esen'in ise kuaför ve Mine'nin babası olarak karşımıza çıktığı bölümler benim için öne çıktı.
🎭Oyunun ardından okuduğum bir röportajda, bu çok karakterli yapının çıkış noktasını da öğrendim. Maja Zade, Thomas Ostermeier'in kendisinden iki oyuncunun farklı karakterlere bürünerek oyunculuk becerilerini sergileyebilecekleri bir metin yazmasını istediğini anlatıyordu. Yani sahnede izlediğimiz dönüşümler, yönetmenin prova sürecinde geliştirdiği bir fikirden ibaret değilmiş, metin, daha en başından bu anlayışla tasarlanmış.
🎭Böyle bakınca Ostermeier'in rejisindeki asıl başarıyı, bu fikri sahne üzerinde işler hale getirmesinde buluyorum. Birbirinden farklı karakterlerin iki oyuncu arasında sürekli el değiştirdiği bir oyunda, geçişlerin seyirciyi yormadan gerçekleşmesi ve her karakterin kendine özgü kimliğini koruması önemli. Yönetmenin oyuncuların bedensel ve sözel ifade olanaklarını ustalıkla değerlendirdiğini, onların karakter yaratma becerilerine alan açtığını düşünüyorum. Ne var ki bu başarılı oyuncu yönetiminin, oyunun bütününde aynı ölçüde güçlü bir dramatik karşılık bulduğunu söyleyemem.
🎭Sahne tasarımında dönüşüm fikrinin nesnelere de taşınmasını sevdim. Bazı aksesuarların farklı sahnelerde başka işlevler üstlenmesi, oyuncuların karakterler arasında gerçekleştirdiği değişimlerle örtüşen yaratıcı bir tercih olmuş. Örneğin bir boya kabının ve fırçasının başka bir sahnede mutfak gereçlerine dönüşmesi, tiyatronun hayal gücüne dayanan anlatım olanaklarını hatırlatan hoş bir ayrıntıydı. Buna karşılık dekorun genel yaklaşımını yeterince etkileyici bulmadım. Son derece yalın tutulan sahne, kimi anlarda bana gereğinden fazla boş ve durağan geldi.
🎭Metne ilişkin asıl sorunum ise ele aldığı meselelerin çokluğundan ziyade, bunları işleme biçimiydi. Oyun, şiddet, şantaj, bağımlılık, akran zorbalığı ve sadakat gibi bireysel ilişkilerden toplumsal yaşama uzanan oldukça geniş bir meseleler yelpazesine sahip. Her biri tek başına güçlü bir anlatının merkezinde yer alabilecek bu konuların aynı oyunda buluşması elbette başlı başına bir sorun değil. Ancak bunların çoğunun yeterince derinleştirilmediğini düşünüyorum.
🎭Birbiri ardına ortaya çıkan çatışmalar, karakterlerin iç dünyasını açmak yerine zaman zaman içeriğin kalabalıklaşmasına neden oldu. Seyirci olarak pek çok meseleyle karşılaştım fakat bunların karakterlerde bıraktığı izleri aynı güçte hissedemedim. Metin, yaşananları anlatmakta cömert davranırken onların duygusal karşılığını oluşturmakta daha sınırlı kaldı.
Burada beklentim, her olayın büyük bir yüzleşmeyle sonuçlanması ya da oyunun mutlaka yoğun bir duygusallık yaratması değil. Gündelik hayatın sıradanlığı içinde ilerleyen, çatışmalarını açıkça göstermeyen oyunlar da son derece etkili olabilir. Ancak bu oyunda sıradanlıkla kırılma anları arasındaki gerilimin yeterince kurulamadığını düşünüyorum.
🎭Oyunun mizahi yönü de bu noktada iki farklı etki yarattı. Oyuncuların karakterler arasında gerçekleştirdiği dönüşümler, zaman zaman son derece eğlenceli sahneler ortaya çıkardı. Bunları izlemekten keyif aldım. Ancak aynı durum, oyunun duyguda yoğunlaşma ihtimalini de sık sık kesintiye uğrattı.
🎭Benim içni bir diğer sorun ise oyunun ritmiydi. Ara dahil 3 saate yakın süren oyunda özellikle bazı diyalogların gereğinden fazla uzadığını, oyuna yeni bir anlam katmadan temponun düşmesine neden olduğunu düşünüyorum. Uzun oyunlar izlemekten rahatsız olan biri değilim. Dolayısıyla benim için mesele sürenin uzunluğu değil, o sürenin sahnede nasıl değerlendirildiği. Değişim / Dönüşüm'de ise oyunculukların yarattığı canlılığa rağmen metnin ritmi beni zaman zaman oyundan uzaklaştırdı.
🎭Sonuçta Değişim / Dönüşüm, benim için daha ziyade oyuncularıyla hatırlanacak bir oyun oldu. Funda Eryiğit ve Timuçin Esen'in sahnede yarattıkları karakter çeşitliliği, oyunculuğun ifade olanaklarını görmek açısından başlı başına değerliydi. Ancak bu ustalık, metne ve sahnelemenin bütününe ilişkin çekincelerimi ortadan kaldırmadı.
Bu Benim Çantam, Bu Benim / İki Tiyatro