“Ölü Canlar”, daha ilk andan kabare havasını hissettiren ve bunu oyun boyunca korumayı başaran bir uyarlama olmuş. Özellikle iki anlatıcının sahneye girip seyirciyi yönlendirmesi, hikâyeyi takip etmeyi kolaylaştırırken oyundan kopmamanızı da sağlıyor.
Dekor kullanımı, kostümler ve oyuncuların sürekli hareket halinde oluşu sahneyi canlı tutuyor. Gözünüz sürekli başka bir detay yakalıyor ve bu da oyunun akıcılığını ciddi anlamda destekliyor.
Oyunun en güçlü taraflarından biri ise; insanın bitmeyen açgözlülüğüne, fırsatçılığına ve statü sahibi olma hırsına yaptığı göndermeler. Üstelik bunu sert bir dram yerine absürt ve zaman zaman kaotik bir mizahla anlatmayı tercih ediyor.
Ancak oyunun fazla renkli ve hareketli yapısı bazı anlarda klasik tiyatro hissinden uzaklaşabiliyor. Bu nedenle herkesin beklentisine hitap etmeyebilecek bir yapısı olduğunu da söylemek lazım.
Sistem eleştirisini çok büyütmeden, enerjisi yüksek ve görsel anlamda hareketli bir deneyim sunan bir oyun olmuş.
Barış Dinçel imzalı dekorun hikâyeyle tam bir uyum içinde olduğu oyun, savaşın gölgesinden ağır yaralarla dönen bir kadın fotoğrafçının, parçalanmış hayatını ve mesleki tutkusunu yeniden inşa etme mücadelesini anlatıyor. Bir yanda savaşın trajedisini dünyaya duyurma isteği, diğer yanda sevdiklerinin onu yeni travmalardan koruma çabası arasındaki o keskin gerilim sahnede çok güçlü bir şekilde hissediliyor.
Karakterin "aile olma" vaadiyle sunulan güvenli liman ile mesleğine olan sarsılmaz bağı arasında yaşadığı ikilem, aslında hepimizin hayatın kırılma noktalarında hissettiği "kalmak mı, gitmek mi?" sorusunu naif bir dille özetliyor. Başarılı oyunculuklar ve akıcı anlatım sayesinde zamanın nasıl geçtiğini anlamazken; savaşın psikolojik etkilerini ve ilişkilerin hassasiyetini sorgulayan bu çarpıcı metin, izleyiciyi derin bir düşünsel yolculuğa çıkarıyor. Hem görsel hem de duygusal anlamda doyurucu olan bu yapım, sezonun mutlaka izlenmesi gereken, akıllarda iz bırakacak eserlerinden biri.
Ölü Canlar / İstanbul Devlet Tiyatrosu