Monologlar Müzesi’nin işlerini bugüne kadar büyük bir merak ve sevgiyle izledim; izlemeye de devam edeceğim. Çünkü her projelerinde beni yeniden şaşırtan, seyirciyi gerçekten merkeze alan, mekânı yalnızca bir dekor değil, anlatının yaşayan bir parçası haline getiren çok özel bir tiyatro dili kuruyorlar.
“Kuğugölü” de bu dilin çok güçlü örneklerinden biri.
Ahmet Sami Özbudak’ın proje tasarımı, bizi bu kez Moda’daki Kuğugölü Apartmanı’na, Nesin Vakfı’nın açtığı çok özel bir hafıza mekânına davet ediyor. Bu mekânın Nesin Vakfı tarafından yaşatılıyor olması başlı başına çok kıymetli; fakat asıl hayranlık uyandıran şey, bu mekânın yalnızca korunmakla kalmayıp böylesine incelikli, yaratıcı ve katmanlı bir projeye dönüşebilmesi. Hafıza, ancak böyle dokunulduğunda yeniden canlanıyor.
Monologlar Müzesi’nin işlerinde sevdiğim şeylerden biri de şu: Seyirciyi oyunun içine aceleyle, gürültüyle ya da doğrudan müdahaleyle çekmiyorlar. Daha zarif, daha sezgisel, daha derinden ilerleyen bir yöntemleri var. Çok az sayıda seyirciyle, gerçek bir mekânın içinde, adım adım karakterlerin hikâyelerine yaklaşıyoruz. Önce bir oda, sonra bir eşya, sonra bir ses, sonra bir bakış… Ve bir süre sonra fark ediyoruz ki biz sadece izlemiyoruz; o evin, o geçmişin, o hikâyelerin içinden geçiyoruz.
“Kuğugölü”nde dört ayrı hikâye dinliyoruz. Dört karakterin gözünden, çocuklukta yaşananların insanın bütün hayatına nasıl yayıldığını görüyoruz. Özellikle on yaşına kadar bir çocuğun yaşadıklarının, önündeki uzun hayatta nasıl derin izler bıraktığını oyun bana yeniden ve çok kuvvetli biçimde hatırlattı. Bazen yetişkinlerin önemsiz sayıp yanından geçtiği bir söz, bir davranış, bir sessizlik, bir tercih; bir çocuğun içinde yıllarca taşınacak bir ağırlığa dönüşebiliyor. Oyun bunu büyük cümlelerle değil, karakterlerin kırılganlıkları, sakladıkları, bastırdıkları ve sonunda görünür kıldıkları duygular üzerinden anlatıyor.
Petek’in kızı Nihan, benim hayatımda çocukluğumdan tanıdığım bir karakteri öyle güçlü hatırlattı ki… Hayatı boyunca taşıdığı yükü görünür kılma biçimi, kırılgan ama çok sahici dili gerçekten çok etkileyiciydi. Nihan’ı çok sevdim.
Anıl ise çocuklukta yaşananların insanda nasıl izler bıraktığını, metaforlar ve sembollerle çok gerçek, çok samimi bir yerden aktarıyordu. Fotoğrafçılık meselesinin oyundaki kullanımı da çok güzel bir gönderme olarak kaldı bende. Görmek, görülmek, kaydetmek, saklamak… Hepsi hikâyenin içinde anlamını buluyordu.
Nilgün’ün müzikal yeteneğini o salonda yeniden hatırlaması ve çocukluktan kalma suçluluğun insanın yakasını bir ömür bırakmayışı beni hücrelerime kadar etkiledi. Bazı duyguların insanın içinde yıllarca aynı sıcaklıkta yanmaya devam etmesi çok acı, çok tanıdık bir yerden geçti.
Mine’nin neden ambulans şoförü olduğunu anladığım anda ise gerçekten duvara çarpmış gibi oldum. Bütün hikâyenin bir yerde bağlanışı, karakterin bugünkü hayatının geçmişteki o kırılma anıyla ilişkisi çok güçlüydü. Ben “Yatak Odasındaki Ödünç Misafir”i en sona bıraktığım için çok memnunum; hikâye benim için orada çok güzel tamamlandı.
Bir de Ceyhun var tabii… Evet, her ailede bir tane vardır ondan. Bu kadar gıcık, bu kadar sinir bozucu, bu kadar tanıdık bir karakter ancak bu kadar iyi oynanabilir. Onunla kurduğu bağın ağırlığını bilen ama hayatı boyunca o bağı asla tamamen koparamayacak olan Özge’nin duygusunu da kocaman alkışlıyorum. O aile içi mecburiyet, o görünmez bağ, o “kopamama” hali çok gerçekti.
“Kuğugölü” klasik anlamda bir tiyatro oyunu değil; zaten Monologlar Müzesi’nden bunu beklemiyoruz. Onların yaptığı şey, tiyatronun mekânla, hafızayla, seyirciyle, kişisel tarihimizle nasıl başka türlü ilişki kurabileceğini hatırlatmak. Her detayın incelikle düşünülmüş olması, seyirciye duyulan saygıyı çok net hissettiriyor. Bu itina benim için çok değerli.
Büyük salonlarda büyük kitlelere oynamanın değil; güzel işler, iz bırakan projeler, hafızada kalacak deneyimler üretmenin peşinde olan bir ekip var karşımızda. Ben bu emeği, bu zekâyı, bu cesareti ve bu inceliği ayakta alkışlıyorum.
Dün akşam MSGSÜ Bomonti Kampüsü’nde izlediğim Kız Doğdu / III, bende iz bıraktı.
Doç. Aslı Öztürk’ün koreografi ve konseptini üstlendiği bu çalışma, yalnızca bir dans performansı değil; bu coğrafyada kız çocuk olmanın, kadın olmanın taşıdığı yükü, sessizliği, hafızayı ve direnci beden üzerinden anlatan güçlü bir sahne dili kuruyor.
“Kız doğdu, sessizlik” ifadesi, geçmişten bugüne bazı toplumlarda erkek çocuk beklentisinin daha baskın olduğu yerlerde, kız çocuğunun doğumunun sevinçle değil, hayal kırıklığıyla karşılanmasını anlatan acı bir söz. Bu performans da doğumu hüzünle karşılanan kadınlara ithaf edilmiş.
Sahnede, etraflarında neredeyse hiçbir şey olmadan duran altı genç kadının, yalnızca bedenleri, ritimleri, nefesleri ve birbirleriyle kurdukları ilişki üzerinden yarattıkları etki güçlüydü; belli ki üzerinde düşünülmüş ve çalışılmıştı.
Özellikle başlangıç bölümü beni sahnedeki sanatçılara kitledi; gözümü kırpmadan izledim. Işık, müzik ve hareketin bir araya gelişi, sadelik içinden çıkan yaratıcılıkla birleşince, büyük prodüksiyonların çoğundan daha doğrudan ve yoğun bir etki bıraktı.
Performans boyunca kadın bedeni yalnızca estetik bir unsur olarak değil; dayanıklılığı, direnci, ortak hafızayı, dostluğu ve dayanışmayı taşıyan canlı bir alan olarak karşımıza çıktı. Dansçıların fiziksel sınırlarını zorlayan dili, seyirciye sadece teknik değil, aynı zamanda duygusal ve düşünsel bir titreşim de geçiriyordu. Resmî tanıtım metninde de söylendiği gibi, bu yapı izleyiciyi kadın bedeninin alışık olmadığımız bir güç, direnç ve dayanışma biçimine tanıklık etmeye çağırıyor.
Benim için bu izleme deneyimini daha da özel kılan şeylerden biri, bu işi yakın dostlarım ve kızlarımızla birlikte izlemiş olmamızdı. Böyle bir performansı genç kuşaklarla yan yana izlemek, sahnedeki sözün anlamını daha da büyütüyor.
Kız Doğdu / III, gösterişle göz boyamaya ihtiyaç duymadan, yalnızca bedenin, ritmin ve kolektif enerjinin gücüyle seyircide iz bırakmayı başarıyor. Böyle işler insana hem umut veriyor hem de genç sanatçıların neler söyleyebileceğini yeniden hatırlatıyor.
Benim tek kişisel notum finalde kullanılan şarkıyla ilgili. Bu topraklara ait bir derdi, bu coğrafyanın kadınlık hafızasını ve yükünü sahneye taşıyan böyle bir performansın sonunda, Türkçe bir şarkı bende daha güçlü bir karşılık bulabilirdi diye düşündüm. Bu elbette eserin etkisini azaltan bir şey değil; sadece final anında içimden geçen küçük bir düşünce olarak kaldı.
Başta Aslı Öztürk olmak üzere, sahnede olan tüm dansçıları, sahicilikle kurdukları dünya ve verdikleri emek için kutluyorum. Umarım bu işi sürdürür, geliştirir ve daha çok insana ulaştırırlar. Çünkü insan bazen bir performanstan sadece etkilenmiş olarak değil, biraz daha cesaretlenmiş, biraz daha umutlanmış olarak da çıkıyor. Ben dün akşam tam olarak böyle hissettim.
Monologlar Müzesi “Kuğugölü”