Dün akşam Bahçe Galata'da izledim .
Oyunu yalnızca bir seyir deneyimi olarak değil, kendi hafızamın sokaklarında yürüyen bir yolculuk gibi yaşadım. Çünkü anlatının geçtiği coğrafya benim için yalnızca bir dekor değil; yirmili yaşlarımın, öğrencilik yıllarımın gerçek mekânlarıydı.
Yıllar önce Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar'da akademinin ritmine karıştığım dönemlerde İstanbul’un Karaköy-Tophane–Kabataş–Beyoğlu hattı, İstiklal Caddesi, Kumbaracı Yokuşu, Tütün Deposu ve o tarihi dokunun içindeki bütün ara sokaklar benim gündelik hayatımın parçasıydı. Bu yüzden oyunu izlerken, sahnede yalnızca bir hikâyeye değil; zamanın içinden geçen kendi İstanbul’uma da baktım. Aradan epey zaman geçmiş. Ama şehir hafızayı tuhaf biçimde saklıyor; bir kelime, bir yokuş adı, bir köşe… hepsi bir anda geri geliyor.
Oyun, üç farklı mesleğe sahip üç kadının etrafında örülüyor. Üçünün de “evden çıkası” yok; ama mesele yalnızca dışarı çıkmak değil… Asıl mesele eve dönmek istememeleri. Bu “dönmeme” hâli, oyun ilerledikçe didaktikleşmeden, yumuşak ama net bir yerden bağlanıyor ve insanın içine yerleşiyor. Hani “kadın kadının yurdudur” derler ya; oyun aslında bunu çok güzel ve sahici bir yerden söylüyor. Özellikle 8 Mart’a yaptığı gönderme, metnin politik tavrını sloganın kolaycılığına düşmeden, incelikle taşıdığı için bende ayrıca karşılık buldu.
Bu bütünlüğün önemli bir kısmının, işin devised (kolektif yaratım) tekniğiyle ortaya çıkmış olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Devised yöntem, prova sürecinde araştırma, deneme, doğaçlama ve sahne üstü keşiflerle organik olarak şekillenen; dolayısıyla “canlı” kalan bir üretim biçimi. Son dönemde izlediğim yeni nesil işlerde bu yaklaşıma daha sık rastlıyorum; çünkü bu yöntem, oyunun zaman içinde değişmeye ve dönüşmeye açık olmasını da mümkün kılıyor. Hatta bu yüzden şimdiden içimde bir merak tohumu ekildi: Önümüzdeki sene tekrar izleyip, nasıl bir dönüşümden geçtiğini görmek isterim.
Üç kadın oyuncunun da clown geçmişinin olması izlerken ayrı bir keyif verdi. Özellikle Kardelen Ezgi Yıldız’ın fiziksel ve mimiksel performansı, benim için oyunun en canlı damarlarından biriydi. Karakterden karaktere geçişlerdeki berraklıklığı, sahnede hem komiği hem kırılganı aynı anda taşıyabiliyor. Oyun boyunca hayatın mental ve fiziksel bariyerleri, kullanılan LED ışıklar aracılığıyla seyirciye hissettiriliyor; bu fikir güçlü. Ancak küçük salonlarda bu ışıklar zaman zaman fazla göz kamaştırıcı olabiliyor ve kısa anlarda dikkati oyundan koparabiliyor. Bu, oyunculara değil; daha çok teknik bir dokunuşla çözülebilecek küçük bir not.
Bütün bunların ötesinde, oyunun duygusu çok güzel. Finalde, kadınların birlikte olduklarında nasıl güçlendiklerini —ve en önemlisi, birlikteyken nasıl daha “iyi” hissedebildiklerini— seyirciye de geçirerek bitiriyor. Ben salondan, bir hikâyeyi izleyip çıkmış gibi değil; şehirle, hafızayla ve kadın dayanışmasıyla yeniden konuşmuş gibi çıktım.
Cihangir Atölye Sahnesi’nde izlediğim “İki Efendinin Uşağı – Alaturka” bana şunu bir kez daha hatırlattı: komedi evrensel bir dil.
İtalya’da Commedia dell’Arte’nin maskeleri neyse, bizim topraklarda da Nasreddin Hoca, Keloğlan, Hacivat–Karagöz ve orta oyunu tipleri o. Aynı “insan hâlleri”: yanlış anlama, kurnazlık, sınıf çatışması, aşk, gurur, şımarıklık… Zaman geçiyor ama gülmenin mekanizması değişmiyor.
Ve bu uyarlamada en sevdiğim şey: Commedia dell’Arte orta oyunu sentezi “taklit” gibi değil, çok canlı ve çok bizden bir şeye dönüşmüş. Kıvanç Kılınç’ın uyarlaması gerçekten ince iş; Muhammet Uzuner de oyuncuları öyle bir frekansta tutmuş ki, oyun boyunca gülümseme yüzünüzden eksik olmuyor.
Bu oyun şifa gibi geldi. Çocuklarla gittik; onlar da deli gibi eğlendi—çıkışta “bir daha gelelim” dediler. Uzun zamandır böyle kalabalık, neşeli, iyi gelen bir şey izlememiştim. Oyun sonrası oyuncularla karşılaşınca kızlar tanışmak istedi; “bize çok iyi geldiniz” deyince gözlerindeki mutluluğu görmek… Sanatçının bunu duymaya ne kadar ihtiyacı var. Çünkü sanat, hele böyle zamanlarda, insanı hayata tekrar bağlayan bir mola.
Gülmeye ihtiyacınız varsa, gidin. Biz yeniden gideceğiz.
Eve Dönesim Yok / Zemin Kolektif