Cihangir Atölye Sahnesi’nde izlediğim “İki Efendinin Uşağı – Alaturka” bana şunu bir kez daha hatırlattı: komedi evrensel bir dil.
İtalya’da Commedia dell’Arte’nin maskeleri neyse, bizim topraklarda da Nasreddin Hoca, Keloğlan, Hacivat–Karagöz ve orta oyunu tipleri o. Aynı “insan hâlleri”: yanlış anlama, kurnazlık, sınıf çatışması, aşk, gurur, şımarıklık… Zaman geçiyor ama gülmenin mekanizması değişmiyor.
Ve bu uyarlamada en sevdiğim şey: Commedia dell’Arte orta oyunu sentezi “taklit” gibi değil, çok canlı ve çok bizden bir şeye dönüşmüş. Kıvanç Kılınç’ın uyarlaması gerçekten ince iş; Muhammet Uzuner de oyuncuları öyle bir frekansta tutmuş ki, oyun boyunca gülümseme yüzünüzden eksik olmuyor.
Bu oyun şifa gibi geldi. Çocuklarla gittik; onlar da deli gibi eğlendi—çıkışta “bir daha gelelim” dediler. Uzun zamandır böyle kalabalık, neşeli, iyi gelen bir şey izlememiştim. Oyun sonrası oyuncularla karşılaşınca kızlar tanışmak istedi; “bize çok iyi geldiniz” deyince gözlerindeki mutluluğu görmek… Sanatçının bunu duymaya ne kadar ihtiyacı var. Çünkü sanat, hele böyle zamanlarda, insanı hayata tekrar bağlayan bir mola.
Gülmeye ihtiyacınız varsa, gidin. Biz yeniden gideceğiz.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” öyküsünden yola çıkıp bambaşka bir bakış açısı kuran “Abdullah Konuş”, şefkatle nefret arasında gidip geldiğimiz, hem bize hem de canımızı yakan herkese benzeyen bir karakter yaratıyor. Narsisizmle öz-nefret arasında salınan Abdullah, sevgilisini manipüle ederek bu toksik ilişkiye geri dönmeye ikna etmeye çalışırken, biz seyirciler de sık sık “acaba bir şans daha mı versek?” diyecek noktaya geliyoruz. Rüya ile gerçek, yüzleşme ile kaçma arasında gidip gelen bu uzun gece, ilişkilerimizi, sınırlarımızı ve kendi karanlık tarafımızı yeniden düşünmemize sebep oluyor.
Tek kişilik oyunda genç oyuncu Alperen Abdullah Türkekul, baştan sona olağanüstü bir fiziksel performans sergiliyor. Vücudunu, sesini ve sahnedeki uzamı öyle ustalıkla kullanıyor ki, metnin rüya–kâbus hattında zaman zaman zor takip edilen akışı, onun enerjisi sayesinde bizi sürekli oyuna geri çağırıyor. Bir sandalye ve dört ışık ayağıyla kurulan sade sahne düzeni, Tiyatro Arçura’nın fiziksel tiyatro ile anlatı tiyatrosu arasındaki imkânları ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor. O basit ahşap kır kahvesi sandalyesi, oyun boyunca Abdullah’ın mekânına dönüşüyor; bir anda meyhane masası, kerhane odası, musalla taşı oluveriyor.
Abdullah farklı karakterler arasında hızla gidip gelirken bir yandan burnunu sile sile ağlaması, bir yandan hikâyeyi anlatmayı sürdürmesi, seyirciyle çok çıplak ve dürüst bir bağ kuruyor. Meyhane sahnesi, kerhane bölümündeki geçişler ve cenazedeki “kendine yukarıdan bakma” anları,rüya ile gerçek arasında astral bir yolculuk hissi yaratıyor. Yönetmen Çınar Taşdemir’in kurduğu bu evrende Alperen Abdullah Türkekul gelecek vadeden, sahneyi domine eden bir genç oyuncu olarak karşımıza çıkıyor. Fiziksel tiyatroyu seven, toksik ilişkiler ve içimizdeki karanlıkla yüzleşmekten kaçmayan herkes için “Abdullah Konuş” kesinlikle görülmesi gereken bir oyun.
İki Efendinin Uşağı-Alaturka / Cihangir Atölye Sahnesi