Dün akşam MSGSÜ Bomonti Kampüsü’nde izlediğim Kız Doğdu / III, bende iz bıraktı.
Doç. Aslı Öztürk’ün koreografi ve konseptini üstlendiği bu çalışma, yalnızca bir dans performansı değil; bu coğrafyada kız çocuk olmanın, kadın olmanın taşıdığı yükü, sessizliği, hafızayı ve direnci beden üzerinden anlatan güçlü bir sahne dili kuruyor.
“Kız doğdu, sessizlik” ifadesi, geçmişten bugüne bazı toplumlarda erkek çocuk beklentisinin daha baskın olduğu yerlerde, kız çocuğunun doğumunun sevinçle değil, hayal kırıklığıyla karşılanmasını anlatan acı bir söz. Bu performans da doğumu hüzünle karşılanan kadınlara ithaf edilmiş.
Sahnede, etraflarında neredeyse hiçbir şey olmadan duran altı genç kadının, yalnızca bedenleri, ritimleri, nefesleri ve birbirleriyle kurdukları ilişki üzerinden yarattıkları etki güçlüydü; belli ki üzerinde düşünülmüş ve çalışılmıştı.
Özellikle başlangıç bölümü beni sahnedeki sanatçılara kitledi; gözümü kırpmadan izledim. Işık, müzik ve hareketin bir araya gelişi, sadelik içinden çıkan yaratıcılıkla birleşince, büyük prodüksiyonların çoğundan daha doğrudan ve yoğun bir etki bıraktı.
Performans boyunca kadın bedeni yalnızca estetik bir unsur olarak değil; dayanıklılığı, direnci, ortak hafızayı, dostluğu ve dayanışmayı taşıyan canlı bir alan olarak karşımıza çıktı. Dansçıların fiziksel sınırlarını zorlayan dili, seyirciye sadece teknik değil, aynı zamanda duygusal ve düşünsel bir titreşim de geçiriyordu. Resmî tanıtım metninde de söylendiği gibi, bu yapı izleyiciyi kadın bedeninin alışık olmadığımız bir güç, direnç ve dayanışma biçimine tanıklık etmeye çağırıyor.
Benim için bu izleme deneyimini daha da özel kılan şeylerden biri, bu işi yakın dostlarım ve kızlarımızla birlikte izlemiş olmamızdı. Böyle bir performansı genç kuşaklarla yan yana izlemek, sahnedeki sözün anlamını daha da büyütüyor.
Kız Doğdu / III, gösterişle göz boyamaya ihtiyaç duymadan, yalnızca bedenin, ritmin ve kolektif enerjinin gücüyle seyircide iz bırakmayı başarıyor. Böyle işler insana hem umut veriyor hem de genç sanatçıların neler söyleyebileceğini yeniden hatırlatıyor.
Benim tek kişisel notum finalde kullanılan şarkıyla ilgili. Bu topraklara ait bir derdi, bu coğrafyanın kadınlık hafızasını ve yükünü sahneye taşıyan böyle bir performansın sonunda, Türkçe bir şarkı bende daha güçlü bir karşılık bulabilirdi diye düşündüm. Bu elbette eserin etkisini azaltan bir şey değil; sadece final anında içimden geçen küçük bir düşünce olarak kaldı.
Başta Aslı Öztürk olmak üzere, sahnede olan tüm dansçıları, sahicilikle kurdukları dünya ve verdikleri emek için kutluyorum. Umarım bu işi sürdürür, geliştirir ve daha çok insana ulaştırırlar. Çünkü insan bazen bir performanstan sadece etkilenmiş olarak değil, biraz daha cesaretlenmiş, biraz daha umutlanmış olarak da çıkıyor. Ben dün akşam tam olarak böyle hissettim.
Nihayet Makamı, etkisi perde kapanınca geçmeyen; insanın içine usulca yerleşip orada kalmayı sürdüren oyunlardan biri. Üzerinden 24 saat geçtiği hâlde hâlâ zihnimde ve içimde dolaşıyor olması, iyi bir oyunda en sevdiğim şeylerden biri: bitse de tam bitmemesi, seyir sona erdiğinde bile duygusunu sürdürmesi.
Burçak Çöllü’nün yazıp yönettiği bu zarif metin, yalnızca işgal altındaki bir İstanbul’u değil, iç dünyaları da kuşatma altına alınmış insanları anlatıyor. Oyunu izlerken ben de son zamanlarda kendi dünyamın vandallar tarafından işgal edildiğini, sevdiğim ne varsa yakılıp yıkıldığına tanıklık ettiğimi düşündüm. Bu yüzden oyundaki şu replik bende ayrı bir yer açtı. Sabriye’nin, “Şehvar Hanım, İstanbul işgal altında…” sözüne karşı Şehvar’ın verdiği, “İşgalden kurtulup bu vandallara mı bırakacağız bu şehri?” yanıtı, yalnızca dönemin değil, bugünün ruhuna da değen çok güçlü bir cümleydi.
“Kadından şair mi olurmuş?” diyenleri varlığıyla utandıran Şair Nigâr Hanım’dan izler taşıması da oyunu benim için daha hüzünlü ve daha kıymetli kıldı. Şair Nigâr, Şehvar ve bugün hâlâ kendi aklına, kalbine, üretimine sahip olduğu için yalnız bırakılan kadınlar… Zaman değişse de bu kadınların çektiği sıkıntıların, üzüntülerin ve yalnızlığın biçimi değişse bile duygusunun benzer kaldığını düşündüm.
Oyunun en etkileyici yanlarından biri de zarafeti. Diyaloglarında, dekorunda, kostüm ve aksesuarlarında, renklerinde ve ışığında hissedilen o özen, oyunun ruhuna bütünüyle sinmiş. Nihayet Makamı, hem bu zarafetin içinden konuşuyor hem de onu kaybeden insanların yasını ve bununla yüzleşmesini taşıyor. Müzikler, oyunculuk, metin; hiçbirinde bir eksik ya da fazlalık yok. Her şey tam yerinde.
Ayşegül Uraz ve Gülhan Kadim, sekiz sezondur birlikte sahne almanın ahengini öyle doğal ve incelikli bir biçimde taşıyorlar ki, sahnedeki ilişkileri son derece sahici bir yerden seyirciye geçiyor. Burçak Çöllü’nün metni, müzikleri ve sahnedeki enstrümanı; Ayşegül Aykaç’ın o güzel sesiyle birleşince beni gerçekten başka bir boyuta taşıdı. Gözlerimin dolduğu çok an oldu.
Bir kez daha düşündüm ki Kumbaracı 50 sahnesinde karşılaştığımız işlerin en özel yanlarından biri de bu çok yönlü üretim hâli. Yazıyorlar, yönetiyorlar, oynuyorlar; dekoru, ışığı tasarlayıp uyguluyor, müziği besteliyorlar. Böylece sahnede bütünlüklü, sahici ve yaşayan bir dünya kuruluyor. Bu yüzden Nihayet Makamı, yalnızca izlenen bir oyun değil; içine girilen bir atmosfer, hafızada kalan bir duygu alanı gibi geliyor. Keşke bu oyunlar “Kumbaracı 50 klasikleri” gibi yılda birkaç kez yeniden seyirciyle buluşsa.
Umarım oyun, İzmir Devlet Tiyatrosu sahnelerinde seyircisiyle buluştuğunda da Kumbaracı 50’deki o özgün, incelikli ve sahici ruhunu koruyabilir. Benim için kesin olan şu: iyi ki izledim. Ve iyi ki bazı oyunlar, seyir bittikten çok sonra bile insanın içinde yaşamaya devam ediyor.
Uyku Ölüm Dondurma Ülke / Pürtelaş