“Kuğugölü” klasik anlamda bir tiyatro oyunundan çok, bir evin hafızasının içine giriyormuşsunuz hissi veren özel bir deneyim. Geçmiş, aile, yarım kalmış hesaplaşmalar ve yıllarca taşınan duygular; Kuğugölü Apartmanı’nın atmosferiyle birleşince hikaye çok daha gerçek ve yakın hissettiriyor. Özellikle oyunun gerçek bir apartman dairesinde geçmesi, seyirciyle karakterler arasındaki mesafeyi neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor.
Oyundan çıktıktan sonra da hikâyenin hemen bitmemesi en sevdiğim detaylardan biri oldu. Finalde davetlilere hediye edilen fotoğraf, başta küçük bir hatıra gibi görünse de oyunun ardından çok daha anlamlı geliyor. Sanki o evin geçmişinden, tanık olduğumuz hikâyeden küçük bir parçayı yanımıza alıp çıkıyoruz. Oyun boyunca anlatılan hafıza, geçmiş ve geride kalanlar meselesini seyircinin elinde somut bir hatıraya dönüştürmesi çok incelikli düşünülmüş.Mekanı, anlatım biçimi ve finaldeki o küçük ama anlamlı dokunuşuyla uzun süre akılda kalacak bir deneyimdi. 🎭
Pınar Güntürkün’ün tek başına sahneyi nasıl doldurduğuna hayran kaldım. Bir kadının öfkesini, kırgınlığını ve hayata tutunma çabasını kimi zaman güldürerek kimi zaman boğazınızda bir düğüm bırakarak anlatıyor. Ayten öyle sahici bir karakter ki bir süre sonra oyun izlediğinizi unutup gerçekten onun hikâyesini dinliyormuş gibi hissediyorsunuz. Güldüğünüz yerlerde bile altında ince bir hüzün var. Özellikle kadınların çok tanıdık duygular yakalayacağını düşündüğüm, bittikten sonra da insanın zihninde devam eden çok güçlü bir oyun. Pınar Güntürkün’ü ayakta alkışlamamak mümkün değil.
Monologlar Müzesi “Kuğugölü” /