Ultrason odası önünde bir adam. Birazdan başına geleceklerden habersiz heyecanla bekliyor. Karısıyla birlikte içeri girecek, doktor jeli sürecek, barkod okuyucu karısının karnında gezecek ve ekrana o görüntü gelecek. İki uçağın dünya ticaret merkezine çarptığı an, 11 Eylül. Sonrası her şeyi örten bir karanlık. Bir insanın en mutlu gününde başına niye böyle bir şey gelir? Geçmişin ölüm yadigârları niye başına üşüşür? İçinden atamadığı o travma niye birden belirir? Her şeyi iyi yapmıştır oysaki. Tabii ondan daha iyi yapan biri her zaman çıkar, hep kıl payı ikincilik kalır ona. Terk edip giden bir anne. Setlerde aksesuarcılık yapan bir baba. Uzun saatler beklenen o köşe. Tekrarlanan tren yolculukları. Ton balıklı sandviçler ve alüminyum folyoları. Ucundan kaçan dünyanın şöhreti. Bir türlü peşini bırakmayan. Kaçtığı her delikte bulup çarpan. Yıkılan hayatı, yıkılan babası. Sevimsiz sevgili, daha da sevimsiz veledi. İşkenceler içinde geçen günler. Bir patlama ve bum. Her şey dağıldı. Ve yıkımdan yeni bir hayat ayağa kalktı. Kariyer odalarında slalomlar, kariyer uçağına binip giden anne ve tek başınalık. Bir parti, bir tanışma. Sonunda büyük ödülü kazanma. Ve artık ikincilikten sıyrılma...yı başaramama. Korkular gözünün içine bakıp gülümserken kutusundan kaçan sorular. Ya her şey başa sararsa? Ya terk edilişi yaşarsa yeniden? Ya yıkılıp da kalkamazsa bir daha? Ya savunmasız kalır da umut büyüsünü başaramazsa bir türlü? Trenlerin uğramadığı garlar gibi kalırsa? Hayatı kimsenin önünden geçmediği antik eserler gibi toz bağlarsa? Alüminyum folyolar bile koruyamazsa onu? Korkunun kime faydası var? Büyücülerin yerini bile yenileri alırken hem de. Hiçbir şöhretin veremeyeceği bir şeye sahip ayrıca. Artık en iyi ikincilik kapıları kapanacak. Ve hayatının ödülünü en baba şekilde elinde tutacak. Hiçbir zaman da adı anılmaması gerekenlere bırakmayacak.
DNA /