Simon Longman'ın kaleme aldığı "Ada Kasabası", Hasret Güneş tarafından harikulade bir şekilde yerelleştirilmiş. Dilde eğreti durmayan, sanki bu topraklardan çıkmışçasına doğal hissettiren çeviri, seyirciyi daha ilk andan itibaren oyunun atmosferine sürüklüyor.
Oyunu izlerken Heidegger'in "Geworfenheit" (atılmışlık) kavramı ister istemez akla geliyor. Karakterlerimiz adanın ortasına, ücra sokaklara adeta fırlatılmışlar. Evlerin güvenliğinde değil, sokaktalar. Kendi Dasein'larını (varoluşlarını) aile ve toplum şiddetinden uzakta, dar sokaklarda biçimlendiriyor; ancak kendilerini gerçekleştirebilmek adına hep o çevreyolunun ötesini düşlüyorlar.
Efe Uzuner'in rejisi ve minimal dekor tasarımı da oyuncuları dar bir alana hapsederken; bu tercih adanın sıkışmışlığı, tekdüzeliği ve gençliğe bir gelecek vadetmemesiyle akıllıca bir paralellik kuruyor. Öyle ki oyunun son otuz dakikasında olay örgüsü yer yer tekrara düşse de bu durumu, karakterlerin içine hapsoldukları boğucu, travmatik ve sınırlandırılmış yaşamların bir temsili, yani bilinçli bir reji tercihi olarak okumak mümkün. Bu kapalı atmosferi yaşatan en önemli unsur ise şüphesiz oyuncular. Berfin Taş, İbrahim Çavdar ve Yağmur Ceren Bulman arkadaşlık gruvundaki farklı dinamikleri hem toplumsal cinsiyet kalıplarını yıkacak hem de birbirlerini besleyecek şekilde ustalıkla yansıtıyorlar. Metne mi sadık kaldıkları yoksa doğaçlama mı yaptıkları konusunda seyirciyi tatlı bir tereddüde sürükleyen doğal performansları ve taklit edilmesi pek mümkün olmayan uyumlu kimyaları, oyunun en güçlü yönlerinden biriydi.
Metnin, rejinin ve çevirinin bu kuvvetli uyumu, oyunun evrenselliğini perçinleyerek seyircide derin bir iz bırakmayı başarıyor. Temsilleri ve alkışları bol olsun.
Profesyonel / İstanbul Devlet Tiyatrosu