İki perde, ara dahil 90 dakika, kaliteli bir oyun.
İzlediğimiz isimler, Herbert von Karajan ve Leonard Bernstein. Onlar kim mi? Tarihin iki büyük orkestra şefi. Onları peki biz tanıyor muyuz? Büyük çoğunluğumuz, hayır. Bir önemi var mı? İşte bu oyunu izlerken yok. Çünkü karşımızda aslında iki tane büyük egosantrik yaşlı var. Ve onların homur homur, böbür böbür konuşmaları var. Kimi zaman diyalog, kimi zaman monolog. İkisi de muazzam karakterler. Biri disiplin ve mükemmele ulaşmanın simgesi, diğeriyse yaratıcılığın, kural tanımazlığın. Birbirlerine büyük saygı, nefret ve haset duyan bir ikili. Kocaman ömürler. Oyunun geçtiği tarih 1988, yer Viyana Hotel Sacher. Hikayeler ikinci dünya savaşı zamanı. Biri Avusturya’lı, diğeri Amerikan Yahudisi. Çatışmaları düşünmeyi size bırakıyorum.
Oyun sonrası söyleşide öğrendik ki yazar Peter Danish’in metnine bütünüyle sadık kalınmış ve kendisi bu oyunu izlediğinde “işte tam olarak böyle sahnelenmeliymiş” yorumunda bulunmuş. Gerçekten de harika bir reji, oyunculuklar. Sürenin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Keşke daha da uzun olsa diyerek gözlerimi alamadım sahneden. Sanat hakkında, onun yaratımlarının insan üzerindeki etkileri hakkında, ilkeler hakkında düşündüren, tiyatronun ne kadar etkili bir medya olduğunu gördüğüm bir akşam oldu benim için.
Oyunun yardımcı oyuncusu ve aynı zamanda yönetmeni olan Nihal Usanmaz’ı ayrıca tebrik etmek istiyorum. Metni ve bu iki dev oyuncuyu, sahneye koymada, parlatmada büyük iş başarmış.
Oyunda emeği geçen herkesi tebrik ediyor, seyircisi ve ışığı bol olsun diyorum.
85 dakika, tek perde, tek kişilik, başarılı bir oyun.
Karakterimizin adı, İsmail. İsmail Tek. Namıdiğer Apsolit İsmail. Kendisi, nereden, kimin aklından, kimin gözünden baktığınıza göre “değişik” biri. Bulgar göçmeni bir öğretmen gözünden üstün yetenekli bir çocuk. Doğu’nun sınır köylerinden göç etmiş, şehre gelmiş dindar bir babanın gözünden ise cinli, işe yaramaz bir piç. Özünde sadece bir insan, bir çocuk ama hepimizin bir diğerine yaptığı gibi sıfatlar, algılar arasında “bulanmış” birisi.
General Asım Gündüz Sokak’ta yaşamını sürdürüyor İsmail. Bu sokağa da kendi adı verilsin istiyor: Apsolit İsmail Sokak. Sokakta kalmaktan iyi diyor sokakta yaşamaya. O apsolit, mutlak kulağı ile her şeyi duyuyor, hissediyor, öğreniyor. Raks ediyor bu hayatı. Bize de onu dinlemesi kalıyor geriye.
Oyunun en sevdiğim yanı sanırım gerçekçi oluşu, göze sokmaya çalışmıyor hâli. Ben, İstanbul doğma büyüme birisiyim. Ne göç bilirim özümde, ne etnik kimlik, ne şive, ne başka bir dil. Yıllardır bu ayrım, bu ötekileşme ile ilgili birçok şey ya izlemiş, ya duymuş ya da okumuşuzdur hepimiz. Bu oyun da onlardan bir tanesi ama farklı işte. Güzel bu. Olduğu gibi anlatıyor sadece. Üstüne düşünmesi, içselleştirmesi, garipsemesi sana kalıyor. Metin için, anlatan için her şey gerçek, samimi. Çok sevdim. Cehaleti de olduğu gibi anlatıyor, kendini eğitimli sananı da. Dindarı da yeriyor, dedikoducu mahalleliyi de. Liyakatsiz okul müdürünü de yeriyor bir güzel, cinci hocayı da. Ne de güzel anlatıyor İsmail. Ağzına sağlık kardeşim! Şans sana bir yerden gülmüş, yetenek vermiş. Başka bir yerden de hiç gülmemiş. Birçokları gibi…
İbrahim Barulay, hem yazmış hem oynamış. Ayakta alkışı hakedecek performans. Kendisini tebrik ediyorum. Tüm ekibi de yürekten kutlarım. Sadelik, ışık, ses, kostüm bir oyuna bu kadar güzel hizmet edebilir. Emeğinize sağlık. Işığınız, seyirciniz bol olsun.
Devlerin Savaşı / Kabare Dada