Dün akşam, Moda Sahnesi’nin yeni oyunu blueScat’in prömiyerindeydim. Daha önce yine aynı sahnede izleyip çok etkilendiğim Dıkşın’ın yazarı Koffi Kwahulé’nin kaleminden çıkan bu metni, bir Moda Sahnesi klasiği olarak Kemal Aydoğan yönetiyor.
Sahnede, oyunculuklarını her zaman çok beğendiğim Ezgi Çelik ve Caner Cindoruk var. Oyuna dair hiçbir ön bilgim olmadan, tamamen yönetmenine ve oyuncu kadrosuna duyduğum güvenle salondaki yerimi aldım.
Sahnede oldukça minimalist bir dekor, yalnızca bir rezidans asansörü var. Hikaye, bu asansörün arıza yapıp durmasıyla başlıyor. Ancak burada klasik bir karşılıklı diyalog izlemiyoruz; kadın ve erkeğin kafasının içinden geçenlere, iç seslerine ve monologlarına şahit oluyoruz. Sözsüz anlatıların ve dans sahnelerinin araya girdiği bu yapı, anında sindirmesi pek kolay olmayan ama bittikten sonra zihni epey meşgul eden bir formata sahip.
Moda Sahnesi’nin projelerinden genelde hep çok tatmin olmuş bir şekilde çıkarım. Fakat bu kez, oyunculukları çok başarlı bulmama rağmen; dekorun o ultra-sadeliği ve metnin tamamen içsel monologlara dayanması oyuna girmemi ve atmosferi “yaşamamı” zorlaştırdı. Ana fikir çok ilgi çekici olsa da, kurgunun bu denli soyut kalması bana pek hitap etmedi. Yine de oyunun 60 dakikalık görece kısa süresi oldukça yerinde bir tercih olmuş; daha uzun bir metin bu formatta seyirciyi fazlasıyla zorlayabilirdi.
blueScat; alışılmış klasik tiyatro anlatılarından sıkılanlar ve “güldürürken düşündüren”, zihni zorlayan alternatif işlere şans vermek isteyenler için farklı bir deneyim olabilir.
Geçtiğimiz akşam Alan Kadıköy’de, uzun zamandır merakla beklediğim ve güçlü kadrosuyla beklentimi hayli yükselten Arşimet Prensibi’ni izledim. Ancak maalesef, salondan büyük bir hayal kırıklığıyla ayrıldığımı en baştan söylemeliyim.
Oldukça bıçak sırtı, hassas ve spesifik bir konuyu (şüphe, çocuk ve istismar algısı) merkezine alıyor. Fakat geçtiğimiz günlerde yine Özge Özder’in başrolünde olduğu Gidion’un Düğümü’nü izlemiş biri olarak; hem konunun ağırlığı hem yaratılmak istenen karanlık atmosfer hem de oyunculuk stili bana inanılmaz tanıdık geldi. Bu benzerlik, bende oyuna karşı ekstra bir “tekrar” hissiyatı yarattı.
90 dakikalık arasız bir gerilim inşa edilmeye çalışılmış. Ancak aralara serpiştirilen flashback’ler ve tekrarlı sahneler, gerilimi tırmandırmak yerine oyunun süresini sündürüp seyirciyi yormaktan öteye geçememiş.
Yüzme antrenörünü canlandıran oyuncunun, mesleği gereği dahi olsa oyunun neredeyse tamamında sahnede yarı çıplak kalmasını dramaturjik olarak gerekçelendiremedim. Bir noktadan sonra metne hizmet etmeyen bir tercih gibi hissettirdiği için açıkçası pek hoşlanmadım. Oldukça yetersiz bulduğum dekor ve müzik tasarımı da bu kopukluğu ne yazık ki toparlayamamış.
Bir izleyici (ve sahne arkasına kafa yoran biri) olarak beni en çok yoran teknik detay ise Alan Kadıköy’ün fiziksel şartlarıydı. Kulis ile sahne arasındaki o tek perdenin tam kapanmaması yüzünden, oyun boyunca sahnede olup bitenden ziyade kulisteki hareketliliği izleme dürtüsüyle savaştım. Tiyatronun en temel kuralı olan “illüzyon” o aralıktan sızıp kayboldu ve seyir zevkimi ciddi şekilde zedeledi.
Zor bir metin, ancak tercih edilen yorucu kurgusu, eksik sahnelemesi ve mekanın teknik azizliği sebebiyle üzülerek tavsiye edemeyeceğim bir deneyim oldu.
blueScat / Moda Sahnesi