Oyundan çok etkilendiğimi söyleyerek başlamak istiyorum. İlk dakikalarda Fernando Pessoa’dan okunan şu bölüm zaten oyunun duygusal ve düşünsel evrenine güçlü bir kapı aralıyor:“İstemeden varım ve istemeden öleceğim. Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.” Bu cümle aslında oyunun tüm seyrine dair net bir fikir veriyor. “Adiedi”, insanın kendisiyle kurduğu o derin ve çoğu zaman acı veren ilişkiyi sahneye taşıyan bir metin.Adi karakterinin tüm dünyaya yabancılaşması, yalnızlığı, kendine ördüğü duvarlar, değersizlik hissi, şüpheciliği, onaylanma ve sevilme ihtiyacı, içine girdiği psikolojik çıkmazlar ve hayatını kontrol edemeyişi oyun boyunca katman katman işlenmiş.Adi’nin yaşadığı bu içsel çatışma, varoluşsal yalnızlık beni derinden etkiledi. Bireyin dünyada kendisine sağlam bir yer bulamaması, kendi kimliğini kurmakta zorlanması ve sürekli bir eksiklik hissiyle yaşaması Adi’nin ruh halinde çok net hissediliyordu.Oyunun en etkileyici dramaturjik tercihlerinden biri ise Edi karakterinin bir köpek olarak kurgulanması. Edi, Adi’nin dünyasında sadakatin ve koşulsuz sevginin temsili olarak beliriyor. İnsan ilişkilerinde bulamadığı kabul ve sevgiyi bir hayvandan akıtması, aslında modern insanın kırılgan bağlanma biçimlerine dair güçlü bir metafor oluşturmuş.
Oyunculuklar ise oyunun duygusal yoğunluğunu taşıyan en güçlü unsurlardan biri. Olcay Kavuzlu’nun performansı özellikle etkileyiciydi. Mizahi öğelerle desteklenen bir oyunda gözyaşlarıma hakim olamamam, sahnede kurduğu duygusal gerçekliğin bir kanıtı gibiydi. Aynı oyuncuların farklı karakterlere dönüşerek sahneye gelmesi ise Adi’nin parçalanmış iç dünyasını görünür kılan oldukça başarılı bir sahneleme tercihi olmuş.
Oyunun politik dili de ayrıca dikkat çekici. Yazarın ve eşinin sürgün hayatı yaşamış olması düşünüldüğünde, metnin arka planında hissedilen yurtsuzluk, aidiyetsizlik ve varoluşsal kırılganlık duygusunun nereden beslendiğini anlamak zor değil. Zorlukların içinden filizlenmiş bir metnin taşıdığı o yoğun duygu katmanları sahnede açıkça hissediliyor.Birçok sahne ilk bakışta oldukça basit ve gündelik görünse de, aslında altında güçlü bir varoluşçu düşünce yatıyor. Sartre’ın söylediği gibi “varoluş özden önce gelir.” İnsan önce dünyaya atılır ve sonra kendisini inşa etmek zorundadır. Ancak o özü, yani kendisini inşa etmekte zorlanan insan dünyada böyle sarsılarak yaşamaya devam eder. Adi tam da bu kırılgan varoluşun temsilcisi gibi.
Oyuna dair tek eleştirim ise final sahnesine yönelik. Oyun boyunca katman katman işlenen duyguların ve düşüncelerin, son sahnede Adi ve Edi’nin ağzından açıkça ifade edilmesi beni rahatsız etti yine.Ah be Adi… Biz zaten senin nasıl yalnızlıklar içinde çırpındığını, sessizliğin seni nasıl paramparça ettiğini, sadece koşulsuz sevilmek istediğini,yalnızlığın içinde yeni bir dünya kurduğunu ve bu dünyada var olmaya çalıştığını görüyorduk. Keşke oyun, bu duyguları seyircinin zihninde oluştuğu haliyle bırakmayı tercih etseydi. Son dönemde birçok oyunda karşılaştığımız bu “açıklayıcı final” eğiliminin zamanla değişmesini umuyorum.Sahneleme tarafında ise dekor değişimlerinde getirilen estetik bakış açısını çok beğendim. Sade ama işlevsel dekor, başarılı ışık tasarımı, kostüm tercihleri ve oyuncular arasındaki uyum birbirini tamamlayan bir bütün oluşturuyordu. Bu bütünlük, oyunun düşünsel yoğunluğunu destekleyen temiz bir sahne dili yaratmış. Tüm ekibe kocaman alkış 👏🏻
Adiedi / Ankara Devlet Tiyatrosu