-
İçimizdeki Çocuğun Elini Yeniden Tutmak
Bazı oyunlar bittiğinde “iyi işti” dersin ve geçersin.
Bazılarıysa bitince sende kalır—evine kadar gelir, ertesi gün konuşurken dilinin ucuna yeniden takılır, birkaç sahnesi birdenbire aklına düşer. Kum Feneri bende tam olarak böyle kaldı. Çünkü izlerken sadece bir hikâyeyi takip etmedim; kendi çocukluğumun içine girdim.
Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Yaz tatilleri sokaklarda geçen, keşfedilmemiş tepelerde uzayan, yıllardır kimsenin girmediği evlerin “perili ev”e dönüştüğü, bisikletle kumsala inilen, gecenin karanlığında ağaçların arasında bile oyunu sürdürmenin mümkün olduğu bir çocukluk… Kum Feneri bana o zamanı hatırlatmadı sadece; bedensel bir hafızayı çalıştırdı. Bir an, “ben de onlarla oynuyorum” hissine kapıldım. Bir seyirci olmaktan çıkıp, oyunun kurulduğu çemberin içine davet edilmiş gibi.
Boş Sahne’nin işlerinde çok sevdiğim bir şey var: karakterli bir dilleri var. El yazıları tanınır. Kum Feneri de bunun çok iyi bir örneği. Yazan ve yöneten sevgili Sali (Semih Ali Aksoy), dramaturg Ceren Özcan; oyuncular Elif Çetin, Gamze Karaca, İrem Alpaslan, Kaan Uğur… Geniş bir ekibin ortak ritim tutturduğu hissediliyor. Müzik, ışık, kostüm, maske… Hepsi “gösteriş” için değil, hikâyenin içinden konuşmak için orada.
Oyunda üç arkadaş var: Gogo, Pano ve Viki. Kendilerine “Raptor çetesi” diyorlar—çocuk aklının o ciddi ciddiye oyun kuran hâli, daha ilk anda kalbine dokunuyor. Bir de sahnede bedenini hiç görmediğimiz, yalnızca sesine yaklaştığımız bir karakter var: Sakis. Uzakta kalan, başka bir şehre göçmüş, varlığıyla yokluğu aynı anda hissettiren bir “eksik parça” gibi… Bu tercih oyunun duygusunu güçlendiriyor: bazı insanlar hayatımızda bazen tam olarak “görünmez” olur ama sesleri hâlâ içimizde dolaşır.
Ve oyuna yeni eklenen bir karakter: Mücü.
Burada durup ayrı bir cümle kurmak istiyorum: Elif Çetin’in Mücü performansı beni çarptı.
Sadece rol çıkarmak değil; sahnenin enerjisini taşıyan, ritmi yukarı çeken, küçük bir jestle bütün atmosferi değiştirebilen bir oyunculuk… Üstelik bu parıltı tek başına değil; ekip oyununda birbirlerini yükseltiyorlar. Boş Sahne işlerinde gördüğüm o kolektif dayanışma burada da çok güçlü.
Sahnenin en etkileyici çözümlerinden biri, deniz fenerini temsil eden demir konstrüksiyon. Son derece yalın bir yapı ama oyunun içinde durmadan dönüşüyor: bir gemi oluyor, bir kule oluyor, yerin altındaki bir mağaraya dönüşüyor. Bu kadar az “malzemeyle” bu kadar çok “dünya” kurmak büyük bir ustalık. Dekor gözünü yormuyor; tam tersine, boşluğu doğru kullandığı için hayal gücünü açıyor. Müzik ve ışık da bu hayal gücünü besleyip bizi oyunun içine alıyor.
Benim için oyunun kalbi şu anlarda attı: oyun kurdukları, neşeyle birbirlerini çağırdıkları, maceranın kapısını araladıkları anlarda.
Gözlerim doldu.
Çünkü o naifliği çok özlemişim. Büyüdükçe içimizdeki çocuk bazen geriye çekiliyor; gündelik hayatın ağırlığı onu sessizleştiriyor. Kum Feneri ise o çocuğun elini yeniden bulduruyor insana. “Bak,” diyor, “hâlâ buradasın. Hâlâ oynayabilirsin. Hâlâ merak edebilirsin.”
Bu oyundan çıkınca içimde kalan duygu “hüzün” değildi yalnızca. Daha çok, içten içe “hoş geldin hüzün” dediğim bir şeydi: tatlı, sıcak, şefkatli bir sızı. Kaybolan şeylere ağlamak değil; kendini yeniden hatırlamak.
Boş Sahne’nin üretkenliğini, çizgisinin oturuşunu, her oyunda gelişen o dili izlemek zaten çok kıymetli. Kum Feneri benim için bunun en güzel kanıtlarından biri oldu.
Bu yazıyı okuyan biri varsa: Kum Feneri’ni izleyin.
Sadece iyi bir oyun izlemiş olmayacaksınız—belki de uzun zamandır elini tutmadığınız birini, içinizdeki çocuğu, yeniden selamlayacaksınız.
-
-
-
“En Sevdiğinden Başla” Üzerine: Hayranlığın, Keşkelerin ve Arafta Kalmanın Hikâyesi
Sanırım bu, yazmakta en çok zorlandığım yazı olacak. Çünkü bahsedeceğim iki kişi, Hakan Emre Ünal ve Nezaket Erden… Uzun zamandır sahnedeki varlıklarına, oyunculuklarına, metinle kurdukları güçlü bağa hayran olduğum iki tiyatrocu. Onlar hakkında oyunculuklarına dair “keşke” diyebileceğim hiçbir yer yok – gerçekten yok. Nezaket Erden’in sahnedeki duruşu, kadınlığa ve anneliğe yönelik ahlaki dayatmalara karşı geliştirdiği oyuncu dili Sevgili Arsız Ölüm ve Tırnak İçinde Hizmetçiler kadar etkileyiciydi.
Ama bu kez oyundan öyle bir çıktım ki… Beğenmedim diyemem, ama beğendim de diyemiyorum. Sanki tam ortada, bir yerde kaldım. İçime sindiremediğim bir tat kaldı geriye. Arafta kalmış bir izleyici hissiyle yazıyorum bu satırları.
Sanırım oyuna dair beklentim fazlaydı. Belki de bunda onların sahne dışı dünyalarına duyduğum merakın payı büyük. Podcastlerini dinledim, röportajlarını okudum, sosyal medya hesaplarından uzaktan da olsa hikâyelerini takip ettim. O kadar çok şey öğrendim ki… Oyunda sahnelenen bazı hikâyelerin onların gerçek yaşamlarından alıntılar olduğunu fark etmek uzun sürmedi. Bu durum beni, bir izleyici olarak oyunun kurmacasına tam anlamıyla teslim olmaktan alıkoydu.
Açık konuşmak gerekirse, sahnede gerçeklikten uzaklaşmak; hayal gücünün ve teatral kurgunun alanında kalmak istedim. Zaten bir şekilde duymuş olduğum anekdotları, tanıdık hikâyeleri sahnede tekrar izlemek bende “peki neden bunu bir kez daha izliyoruz?” sorusunu doğurdu. Tiyatroda kurmaca izlemek isterken, kişisel bir gerçekliğin yeniden anlatımına tanıklık etmek biraz hayal kırıklığı yarattı.
Tabii bu, tamamen kişisel bir mesele. Oyun yapısal olarak çok zekice kurgulanmış. Son zamanlarda izlediğim bazı oyunlarda da gördüğüm gibi seyirciyle kurulan doğrudan ilişki, anlatıdaki zaman sıçramaları, geriye dönüşler çok yerli yerindeydi. Tüm bu yapısal tercihler, sahne diline canlılık ve derinlik katmıştı. Ancak sanırım ben, onlardan biraz daha farklı, daha “sarsıcı” bir iş bekliyordum. Ezberleri daha radikal biçimde bozan, tanıdık olandan biraz daha uzak bir anlatı.
Oyun bittiğinde aklımdan geçen ilk düşünce şuydu: Keşke onları bu kadar yakından tanımasaydım. Keşke biraz daha gizemli kalabilselerdi. Sanırım hayran olunan sanatçılar bir ölçüde ulaşılmaz olmalı. Merak ettiklerimiz olmalı, ama hepsini öğrenmemeliyiz. O bilinmezlik, o mesafe sanatı büyülü kılıyor. Oyuncular zaten sahnede bedenlerini, ruhlarını ortaya koyuyorlar; belki de özel hayatlarından parçaları biraz daha kendilerine saklamalılar. Ya da en azından o parçaları oyunun merkezine bu kadar doğrudan yerleştirmemeliler.
Çünkü o zaman sahnede izlediğimiz hikâye, bizde evrensel bir duygu yaratmak yerine “başkasının yaşadığı şey” olarak kalabiliyor. Empati kurmakta zorlanıyoruz; tanıdık olan, mesafeyi azaltıyor ve kurmacanın büyüsünü kırıyor. Belki de bu yüzden bazı sanatçılar kendi hikâyelerini değil, başkalarının hayalini anlatır. Çünkü o mesafe, izleyicinin kendi hayalini devreye sokmasına alan açar.
“En Sevdiğinden Başla” profesyonelce hazırlanmış, seyircisini ciddiye alan güçlü bir prodüksiyon.
Oyunculuklar çok iyi. Yönetmenlik, sahne dili, teknik ekip; her şey ustalıkla kurgulanmış. Mutlaka görülmeli. Ama bu yazı, biraz da sahnedekine değil, sahne dışındaki karşılaşmalara dair. Biraz kendime, biraz onlara, biraz da bu zamanın tiyatrosuna sorulmuş samimi sorular…
Not: Bu yazı bir eleştiri değil. Sadece oyun izlemeyi tutkuyla seven bir seyircinin kişisel notlarıdır.
Moda Sahnesi, 29 Temmuz 2025
-
“İlk bakışta” sadece bir izlenim midir, yoksa gerçeğin ta kendisi mi?
Olcay Yusufoğlu’nun sahneye taşıdığı Prima Facie oyununu izledikten sonra bu sorunun cevabını sahnede değil, yüreğimde aradım.
Genelde uyarlama oyunlar beni çok kolay yakalayamaz ama bu eser, istisnalar arasında parlıyor. Suzie Miller’ın uluslararası alanda büyük ses getirmiş ve birçok ödüle layık görülmüş metni, Türkiye’de Olcay Yusufoğlu’nun olağanüstü performansıyla adeta yeniden doğuyor.
Prima Facie, hukukta kullanılan bir terim:
“İlk bakışta, görünüşe göre, araştırma yapılmadan önceki haliyle…”
Hukuki bir vakada sadece prima facie deliller varsa, gerçek ispat yapılmadıkça dava düşer.
Ama bu oyun, ilk bakışta değil; tüm hücrelerinizle hissettiğiniz, sonuna dek sorguladığınız bir deneyim sunuyor.
Olcay Yusufoğlu’nun sahnedeki varlığı, kelimenin tam anlamıyla hipnotize edici.
Gözlerinin içi dolu dolu, seyirciyle birebir bağ kurarak
duygudan duyguya, rolden role, kişiden kişiye geçiyor.
Oynadığı karakterin içsel dönüşümünü öylesine sahici yansıtıyor ki, sanki onunla birlikte soluk alıyor, onunla birlikte başkalaşıyorsunuz.
Etikle ahlakın, yasa ile adaletin, birey ile sistemin iç içe geçtiği noktada, bir kadın avukatın içsel mücadelesi öyle güçlü bir dille aktarılıyor ki, sahne adeta gerçeğin aynasına dönüşüyor.
Bu deneyimi bana yaşatan yalnızca oyun değil, aynı zamanda mekandı da:
Eksi On Altı Sahne, hikâyeye kattığı samimi atmosferle bu güçlü metne harika bir ev sahipliği yapıyor.
Suzie Miller’ın geçmişte Avustralya’dan İngiltere’ye uzanan başarı hikâyesi, şimdi Türkiye’de de yankı bulmuş durumda.
Ve Olcay Yusufoğlu…
İnanıyorum ki, çok yakın bir gelecekte adını yurt dışında büyük ödüllerle duyacağımız, bizi uluslararası arenada gururlandıracak bir oyuncu olacak.
Kum Feneri / Boş Sahne