Bazı oyunlar yalnızca izlenmez; insanı kendi hafızasının içinden geçirir. “Sevgi Soysal Yaşamakta Israr Ediyor” benim için tam da böyle bir deneyim oldu.
Sevgi Soysal, annemin doğduğu yıl doğmuş: 30 Eylül 1936. Annem de 1936 Ocak doğumluydu. Sevgi Soysal, kız kardeşimi dünyaya getirdiği yıl, henüz 40 yaşındayken, çok genç ve çok erken aramızdan ayrılmış. Oyun boyunca sık sık çocukluğuma, gençliğime, annemin anlattıklarına gittim. Annemin gururla sözünü ettiği kadınları; Adalet Ağaoğlu’nu, Behice Boran’ı, o dönemin aydın kadınlarını, memleketin çalkantılı ama dirençli ruhunu yeniden hatırladım.
Sevgi Soysal, 40 yıla üç evlilik, üç çocuk, on iki ev değişikliği, yazılar, romanlar, sürgünler, tutukluluklar, mücadeleler ve kocaman bir hayat sığdırmış inanılmaz bir kadın. Bildiklerim vardı, bilmediklerim vardı; ama bu oyun bana yalnızca Sevgi Soysal’ı yeniden anlatmadı, aynı zamanda yakın Türkiye tarihine, kadınların belleğine ve kendi aile hafızama da yeniden bakma imkânı verdi.
Oyunda beni çok etkileyen taraflardan biri de Sevgi Soysal’ın hayatındaki kadınların izlerini görmek oldu. Annesi, teyzesi, çocukluk arkadaşları, yolunun kesiştiği kadınlar… Hepsinin onun dünyasında nasıl iz bıraktığını, onun yazılarına, romanlarına, hikâyelerine nasıl sızdığını hissediyorsunuz. Özellikle teyzesi Tante Rosa’nın ne kadar güçlü, kuvvetli, özgür ve iz bırakıcı bir karakter olduğunu oyunda çok güzel anlıyoruz. Açıkçası oyundan çıkar çıkmaz içimden “Ben bu kitabı mutlaka alıp okumalıyım” dedim. Sevgi Soysal’ın, hayatına dokunan kadınların hikâyelerinden nasıl beslendiğini görmek benim için oyunun en kıymetli yanlarından biriydi.
Bir tiyatro oyunu, belgesel niteliği taşıyan bir yaşam hikâyesini bu kadar keyifli, heyecanlı, yer yer gülümseten, yer yer gözleri dolduran bir biçimde anlatabilir mi? Bu oyun bunu başarıyor. Metin çok güçlü, oyunculuklar çok iyi, sahne dili çok yerinde. Hiçbir şey zorlama değil; her şey ölçülü, görgülü, akışında ve çok çalışılmış. Kostümünden sahne geçişlerine, jestlerden ritme kadar oyunun her anında büyük bir özen hissediliyor.
Özellikle hapishane koğuşu sahneleri, Sevgi Soysal’ın hayatında iz bırakmış karakterlerin sahneye taşınışı ve kitaplarına yansıyan dünyaların canlandırılması beni çok etkiledi. İki perde, 110 dakika boyunca bir an bile sıkılmadan, saate bakmadan, “Şimdi ne olacak, bu hikâye bizi nereye götürecek?” duygusuyla izledim.
Oyunun belgesel tarafı da çok kıymetli. Çünkü ellili yaşlarımızdan bugüne baktığımız Türkiye’nin, bundan 50 yıl önce de ne kadar benzer meselelerle boğuştuğunu görmek insanı sarsıyor. Oyuncular değişiyor, roller değişiyor, dönemler değişiyor; ama bazı zihniyetlerin, bazı baskıların, bazı suskunlukların hiç değişmemiş olduğunu fark ediyorsunuz.
Tiyatro tarafına geldiğimde ise şunu söylemek isterim: Başarılı bir dramaturji, güçlü bir metin ve çok iyi oyunculuklar bir araya geldiğinde gerçekten tadından yenmeyecek bir izleme süreci ortaya çıkıyor. BGST - Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nu ilk kez izledim ve sahnede çok yüksek bir kalite, klas ve bütünlük duygusu hissettim.
Ben oyun boyunca annemi çok andım. Belki bu yüzden ayrıca hüzünlendim. Annem de Sevgi Soysal da yaşasaydı, bu yıl 90. yaşlarını kutlayacaklardı. İçimden defalarca “İyi ki yaşamışsınız, iyi ki yazmışsınız, iyi ki iz bırakmışsınız” demek geldi.
Oyunun sonlarına doğru Sevgi Soysal’ın kızları için söyledikleri çok içime işledi. Kızlarının onu hatırlayamayacak kadar küçük olmasından, ama bir gün bu kayıtları dinleyip onu tanıyabileceklerinden söz ediyor. Sonra belki onu hiç duymamış, hiç bilmemiş ama onunla aynı şeyleri yaşamış başka kadınların da bu seslere ulaşabileceği ihtimali beliriyor. Bence oyunun en güçlü yerlerinden biri de burası: Sevgi Soysal’ın kişisel hikâyesinin bütün kadınların hafızasına açılması.
Bence “Sevgi Soysal Yaşamakta Israr Ediyor” daha sık oynamalı, daha çok insana ulaşmalı. Özellikle kadınların izlemesi gereken bir oyun olduğunu düşünüyorum. Sevgi Soysal’ı anmak, anlamak, onun yazıdaki, hayattaki ve kadınlık hâllerindeki ısrarını hissetmek için bundan daha güzel bir fırsat olamaz.
Tüm ekibi yürekten tebrik ederim. Daha çok oynasın, daha çok izlensin, daha çok kadına, daha çok insana ulaşsın.
Bekleyen Dargın Anılar, bende en çok Yadigâr’ın içindeki o eski kırgınlıkla kaldı. Annesi tarafından bile bir kumaş parçası gibi “teyellenip kenara atılmış” hissettirilmiş bir kadın o. Belki bu yüzden sevilmeyi hep uzaktan izlemiş, başkalarının mutluluğuna bakarak kendi eksikliğini büyütmüş.
Oyunu izlerken insan ister istemez şunu düşünüyor: Çocukken yeterince görülmeyen, yeterince sevilmeyen bir insan, yetişkinliğinde neye tutunur, kime bağlanır, neyi sevgi sanır?
Oyunda beni en çok etkileyen ayrıntılardan biri de Yadigâr’ın, müşterilerinin sipariş verdiği kıyafetlerin içine maniler yazmasıydı. Salona girerken izleyicilere de isme özel maniler hazırlanmış olması çok incelikli bir dokunuştu. Ben kendi manimi o kadar sevdim ki… Daha oyun başlamadan seyirciyle arada sıcak bir bağ kuruluyor.
Bir yandan da oyun, insanın üzerine yıllarca yapışan o değersizlik duygusuna bakıyor. Başkalarının üzerimize diktiği yetersiz ve eksik etiketleri söküp atmak kolay değil. Ama bazen insan, hayatın bir yerinde, meselenin tercih edilmek değil kendini tercih edebilmek olduğunu fark ediyor. Belki de gerçekten hayat biraz da kırkından sonra başlıyor.
Pınar Yıldırım, seyirciyle kurduğu ilişki, anlık geçişleri, mizahı ve kırılganlığı aynı anda taşıyabilmesiyle Yadigâr’ı çok canlı bir yere taşıyor. Sesiyle de salonu dolduruyor. Onu dinlemek de izlemek kadar keyifliydi. Bence yalnızca güçlü bir oyuncu değil, sahnede olmanın farklı katmanlarını taşıyan çok yönlü bir sanatçı.
Ahmet Sami Özbudak’ın, Talin Azak’ın öyküsünden hareketle yazıp yönettiği bu oyunda yine kendine özgü bir anlatı dili var. Onun metinlerinde sık rastlanan o özel imza burada da hissediliyor: kırılganlıkla mizahın, yara ile sıcaklığın yan yana durabildiği bir dünya kuruyor. Oyunun müzik seçimleri de bu dünyayı güzelce tamamlıyor; özellikle Zerrin Özer’in Her Şey Seninle Güzel şarkısı oyunun duygusuna çok yakışmış.
Benim için Bekleyen Dargın Anılar, insanın içindeki eski yaraya bakıp orada yalnızca hüzün değil, gülümseme de bırakabilen oyunlardan biri oldu.
İçimizdeki Çocuğun Elini Yeniden Tutmak
Bazı oyunlar bittiğinde “iyi işti” dersin ve geçersin.
Bazılarıysa bitince sende kalır—evine kadar gelir, ertesi gün konuşurken dilinin ucuna yeniden takılır, birkaç sahnesi birdenbire aklına düşer. Kum Feneri bende tam olarak böyle kaldı. Çünkü izlerken sadece bir hikâyeyi takip etmedim; kendi çocukluğumun içine girdim.
Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Yaz tatilleri sokaklarda geçen, keşfedilmemiş tepelerde uzayan, yıllardır kimsenin girmediği evlerin “perili ev”e dönüştüğü, bisikletle kumsala inilen, gecenin karanlığında ağaçların arasında bile oyunu sürdürmenin mümkün olduğu bir çocukluk… Kum Feneri bana o zamanı hatırlatmadı sadece; bedensel bir hafızayı çalıştırdı. Bir an, “ben de onlarla oynuyorum” hissine kapıldım. Bir seyirci olmaktan çıkıp, oyunun kurulduğu çemberin içine davet edilmiş gibi.
Boş Sahne’nin işlerinde çok sevdiğim bir şey var: karakterli bir dilleri var. El yazıları tanınır. Kum Feneri de bunun çok iyi bir örneği. Yazan ve yöneten sevgili Sali (Semih Ali Aksoy), dramaturg Ceren Özcan; oyuncular Elif Çetin, Gamze Karaca, İrem Alpaslan, Kaan Uğur… Geniş bir ekibin ortak ritim tutturduğu hissediliyor. Müzik, ışık, kostüm, maske… Hepsi “gösteriş” için değil, hikâyenin içinden konuşmak için orada.
Oyunda üç arkadaş var: Gogo, Pano ve Viki. Kendilerine “Raptor çetesi” diyorlar—çocuk aklının o ciddi ciddiye oyun kuran hâli, daha ilk anda kalbine dokunuyor. Bir de sahnede bedenini hiç görmediğimiz, yalnızca sesine yaklaştığımız bir karakter var: Sakis. Uzakta kalan, başka bir şehre göçmüş, varlığıyla yokluğu aynı anda hissettiren bir “eksik parça” gibi… Bu tercih oyunun duygusunu güçlendiriyor: bazı insanlar hayatımızda bazen tam olarak “görünmez” olur ama sesleri hâlâ içimizde dolaşır.
Ve oyuna yeni eklenen bir karakter: Mücü.
Burada durup ayrı bir cümle kurmak istiyorum: Elif Çetin’in Mücü performansı beni çarptı.
Sadece rol çıkarmak değil; sahnenin enerjisini taşıyan, ritmi yukarı çeken, küçük bir jestle bütün atmosferi değiştirebilen bir oyunculuk… Üstelik bu parıltı tek başına değil; ekip oyununda birbirlerini yükseltiyorlar. Boş Sahne işlerinde gördüğüm o kolektif dayanışma burada da çok güçlü.
Sahnenin en etkileyici çözümlerinden biri, deniz fenerini temsil eden demir konstrüksiyon. Son derece yalın bir yapı ama oyunun içinde durmadan dönüşüyor: bir gemi oluyor, bir kule oluyor, yerin altındaki bir mağaraya dönüşüyor. Bu kadar az “malzemeyle” bu kadar çok “dünya” kurmak büyük bir ustalık. Dekor gözünü yormuyor; tam tersine, boşluğu doğru kullandığı için hayal gücünü açıyor. Müzik ve ışık da bu hayal gücünü besleyip bizi oyunun içine alıyor.
Benim için oyunun kalbi şu anlarda attı: oyun kurdukları, neşeyle birbirlerini çağırdıkları, maceranın kapısını araladıkları anlarda.
Gözlerim doldu.
Çünkü o naifliği çok özlemişim. Büyüdükçe içimizdeki çocuk bazen geriye çekiliyor; gündelik hayatın ağırlığı onu sessizleştiriyor. Kum Feneri ise o çocuğun elini yeniden bulduruyor insana. “Bak,” diyor, “hâlâ buradasın. Hâlâ oynayabilirsin. Hâlâ merak edebilirsin.”
Bu oyundan çıkınca içimde kalan duygu “hüzün” değildi yalnızca. Daha çok, içten içe “hoş geldin hüzün” dediğim bir şeydi: tatlı, sıcak, şefkatli bir sızı. Kaybolan şeylere ağlamak değil; kendini yeniden hatırlamak.
Boş Sahne’nin üretkenliğini, çizgisinin oturuşunu, her oyunda gelişen o dili izlemek zaten çok kıymetli. Kum Feneri benim için bunun en güzel kanıtlarından biri oldu.
Bu yazıyı okuyan biri varsa: Kum Feneri’ni izleyin.
Sadece iyi bir oyun izlemiş olmayacaksınız—belki de uzun zamandır elini tutmadığınız birini, içinizdeki çocuğu, yeniden selamlayacaksınız.
Sevgi Soysal Yaşamakta Israr Ediyor / BGST - Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu