Kont Okan’ın zihninde
Oyunu izlerken hissettiğim şey şuydu:
Biz Dracula’yı izlemiyorduk, Okan Bayülgen’in zihninin içinde dolaşıyorduk. Oyun bir anlatıdan çok bir iç monolog gibiydi. Sahnedeki her imge, her referans, her kırılma noktası sanki “benim kafam böyle çalışıyor” demenin teatral karşılığıydı.
Işık tasarımı açıkça Caravaggio ışığıydı. Karanlıkla aydınlığın sert karşıtlığı, figürleri yücelten ama aynı anda tekinsizleştiren o resimsel atmosfer oyunun omurgalarından biriydi. Oyun boyunca baskın olan kırmızı ışığın finalde yeşile dönmesi ise özellikle dikkat çekiciydi. Bunun bilinçli bir “yeşil peri” (absinthe) göndermesi olup olmadığını kesin olarak söylemek zor, ama oyunun zihinsel sarhoşluk hâliyle uyumlu olduğu açık.
Dekor tasarımı bana doğrudan Okan Bayülgen’in Dada Show dönemini hatırlattı. Sahnedeki düzen, özellikle kafes kullanımı, klasik bir tiyatro dekorundan çok bir televizyon stüdyosu ya da performans alanı hissi veriyordu. Bu da oyunun neden “bildiğimiz tiyatro” gibi algılanmadığını açıklıyor. Çünkü bu gerçekten de bildiğimiz tiyatro değil.
Buna rağmen –hatta belki tam da bu yüzden– oyun boyunca hiç sıkılmadım. Normalde bu denli referans yüklü, parçalı ve doğrusal olmayan bir yapı beni yorabilirdi. Ancak burada ritim sürekli diri tutuluyor. Sıkılmaya ramak kala bir müzik giriyor, bir çığlık, bir mizah anı ya da görsel kırılma devreye sokuluyor. Bunun bir şovmen refleksi olduğu çok belli. Oyun, bir tiyatrocu kadar değil ama bir şovmen kadar seyircinin dikkat eşiğini iyi biliyor.
Tam da bu noktada oyun bir turnusol kâğıdına dönüşüyor. Olay ve hikâye isteyen, net bir dramaturji arayan seyirci sıkılıyor ve “Bu tiyatro değil” diyor. Haklılar. Çünkü bu oyun klasik anlamda tiyatro yapma iddiasında değil. Daha çok modern sanat performansı ile sahne gösterisi arasında bir yerde duruyor.
Felsefi olarak bakıldığında oyun ilk bakışta sistemi, düzeni eleştiriyor gibi görünüyor. Ancak biraz durup düşününce meselenin bu olmadığı anlaşılıyor. Oyun esasen şunu soruyor:
Vampir misin? Zombi misin? İnsan mısın?
Cesaret, umutsuzluk, korkaklık ve ölümsüzlük arzusu bu soruların etrafında dolaşıyor. Ama oyun bu soruları asla doğrudan sormuyor. Karmaşık, dolambaçlı ve bilinçli olarak yorucu bir yol izliyor. Seyirciden cevap üretmesini istiyor ama kendisi cevap vermiyor.
Okan Bayülgen bunu fuayede neredeyse açıkça söylüyor:
“Ben sanatımı yaptım. Sen ne anlarsan anla.”
Aslında Dracula’nın oyunda ölmek istemesi de aynı şeyin sahnedeki karşılığı. Bu noktada Okan Bayülgen’in vampir olduğunu gizlemediğini söylemek mümkün. Oyun öncesi dağıtılan metin, afiş tasarımı ve sahnedeki duruş bunu destekliyor.
Ancak burada önemli bir kırılma var. Oyun, düzen içindeki vampiri ve zombiyi yok edip “insanı” ortaya çıkarmaya çalışmıyor. Hatta düzenle ciddi bir derdi de yok gibi. Çünkü cesur bir karşı duruş sergilemiyor. Daha çok umutsuz, mesafeli ve temkinli bir yerden konuşuyor. Okan Bayülgen kendini “insan” olarak da tanımlamıyor. Böyle bir iddiası yok.
Tek net kaygısı şu gibi görünüyor:
İnsanlar artık sorgulamayı öğrensin.
Belki önce sorgu, sonra başka şeyler…
Vampir, zombi, insan ve otomat metaforları ise oyunun en güçlü taraflarından biri. Hem güncel hem sahici hem de seyirciyi rahatsız edecek kadar yerli yerinde. Bu yüzden oyundan çıkan herkes bir şey olmaya zorlanıyor ama ne olacağına kendisi karar vermek zorunda kalıyor.
Sonuç olarak, Kont Okan’a teşekkür ediyorum.
Bize dürüst davrandığı için.
Herkes kendine vampir diyemez.
Zombi olduğumu fark etmemi sağladığı için.
Mükemmel oyuncular, müzik, prodüksiyon ve sahne diliyle keyifli bir deneyim sunduğu için.
Ve en önemlisi, fuaye kültürünü canlı tuttuğu için.
Ama yine de şunu söylemeden geçemiyorum:
Keşke daha cesur bir vampir olsaydın.
Keşke daha sivri, daha net ve daha açık şekilde düzeni eleştirseydin.
Keşke vampir olmanın kötü bir şey olduğunu açıkça söyleseydin.
İyi iyidir.
Kötü de kötüdür.
Sen kötüsün Kont Okan.
Ama iyi bir şovmen ve güçlü bir sanat insanısın. Ve teşekkür ediyorum Okan, bunca yıl sıradan vampirler gibi unumu eledim demeyip kenara çekilmeyip, sanatına devam ettiğin için...
Küheylan / Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu