Bir önceki festivalde “Annemden Kalan” ile Ferdi Çetin, bir evin merkeziyetinde kurulan ve dağılan mirasın manzaralarıyla bizi bir 'izi' takip etmeye çağırıyordu. Bu sene birçok boyutuyla farklı bir iş olmasına rağmen, ben kendi içinde bir devamlılığın heyecanıyla “Babamın Sesine Uyandım” oyununu izledim. Oyunun ismiyle müsemma bir 'sesi' takip ediyoruz bu sefer: Babanın ürken, ürküten ve unutulan seslerini. Bu ses, yalnızca kişisel bir baba figürünü çağırmıyor; erkeklik, aile ve otoriteyle kurduğumuz kırılgan ilişkilerin de arka planında yankılanıyor. Hikâyenin yoğunluğuna ve ağırlığına rağmen, en doğru anlarda ortaya çıktığını düşündüğüm İstanbul’un, akademinin, aldatmanın, var olma ya da en azından tutunma çabasının “hafifletici” sesleri seyir keyfini artırıyor. Metin, bunun gibi birçok jestle hem seyirciden hem de sahneden talep ettiklerini bence almayı başarıyor. Tabii bunu mümkün kılan bir reji ve dramaturjiyle. Rejide en sevdiğim şey metnin yoğunluğuna yaslanmadan kendi ritmini küçük kırılmalar, sessizlikler ve gerçekten çok iyi müziklerle kurması oldu. Bununla beraber oyunun prodüksiyonu belli ki ciddi bir emek ve maharet barındırıyor. Özellikle dekor, oyunun başında bir tür merak alanı olarak kurduğu mekanı, ilerleyen sahnelerde hafızanın katmanlarına açılan bir yüzeye dönüştürüyor. Oyuncuların konumlanışlarını da bu dönüşümün bir parçası haline getiriyor. Nihayetinde ben, prömiyer günü izlediğim performanstan mutlu ve merakımı bir gün gelecek olan üçüncü parçaya devrederek ayrıldım. Tiyatromuzda sayıları çok da fazla olmayan böylesi arayışlara eşlik etmenin keyfiyle, sezonda izlenmesi gereken bir iş olduğunu düşünüyorum.
Babamın Sesine Uyandım / İstinaf Protokolü