🎭Bu akşam Kadıköy Boa Sahne’de, Momentum Tiyatro’nun “HİÇBİRİ BİZİM SUÇUMUZ DEĞİL” oyununu izledim. Metni yazan ve oynayan Enfal Uzel, yönetmen koltuğunda ise Yaşar Bayram Gül var.
🎭Sahnede karşımızda Zeynep adlı bir edebiyat öğretmenini bulduk. Ne biz onun neden orada olduğunu biliyorduk ne de kendisi, üstelik hiçbir şey hatırlamıyordu da. İçinde bulunduğu durumu anlamlandırmaya çalışırken bir çıkış yolu arıyor ve yer yer bizden bir karşılık bekliyordu. Derken anlatım, farklı seslerin ardı ardına devreye girdiği parçalı bir yapıya dönüştü. Tek bir bedenin içinden birden fazla hayat dinlemeye başladık. Başta kopuk duran bu parçalar zamanla birbirine yaklaştı ve finalde tek bir yerde toplandı. Bu açıdan bakınca kurgu kendi içinde iyi çalıştı.
🎭Lakin benim için içine girmesi kolay bir metin olmadı. İzlerken bir süre neyin peşinden gittiğimi anlamaya çalıştım. Arada bazı temalar belirdi, karakterler bir yerden tanıdık geldi, bir şeylere temas etti ama bu temaslar derinleşmeden, birbirini büyütmeden geçip gitti gibi. Bu yüzden de bütün bu yapı tam olarak neyi anlatmak için kuruldu, orada net bir karşılık bulamadım. Bu kadar katmanlı bir anlatımın gerçekten gerekli olup olmadığı sorusu kaldı bende.
🎭Sahne kullanımı oldukça sadeydi. Perde ve arkasındaki ışıkla kurulan düzen, oyuncunun zaman zaman perdenin arkasına geçmesi ve gölge oyununu andıran anlar görsel olarak dikkat çekiciydi. Ancak bu tercihin oyunun bütününe nasıl bir katkı sunduğu konusunda ben tam olarak ikna olamadım.
🎭Oyunculuk tarafı ise çok daha netti. Karakterler arası geçişler kontrollü, temiz ve inandırıcıydı. Aynı beden içinde farklı kişilikleri ayırt edebilmek kolay bir şey değil, burada bunun karşılığı vardı. Bu yüzden performansın metnin önüne geçtiğini düşündüm.
🎭Bende kalan şu oldu: Kurgusu üzerine düşünülmüş, oyunculuğu güçlü ama neyi anlattığı konusunda beni tam olarak ikna edemeyen bir iş izledim. Yolları açık, alkışları bol olsun.
Öncelikle tüm ekibin emeğine sağlık. Oyun hakkındaki görüşlerime gelecek olursak eğer, değerlendirmeme şu cümle ile başlamak istiyorum. Psikoloji bilimi ile ilgili çok fazla fikri olmayan kimse lütfen bu konuda üretim yapmasın çünkü ele alınan mesele çok çok hassas bir mesele ve yeterince derinlikli ele alınmazsa izleyen üzerinde ciddi sıkıntılar oluşturabilir. Benim izlediğim temsilde ön sırada
küçük bir çocuk vardı ve gerçekten orada olmasını istemezdim bu yüzden. Oyunu spoiler vermeden anlatmak biraz güç, o yüzden ben direkt teknik olarak değerlendirmek istedim. Öncelikle oyunun ilk 3 dakikası yapılan gölge oyunu-hareket düzenini biraz amaca hizmet etmez halde gördüm çünkü seyirci olarak hikayeyi dinledikten sonra “Aa, şu hareket şunu ifade ediyormuş, aa aslında bu reji bu yüzden yapılmış.” Şeklinde bir aydınlanma yaşayamadım. Hani illa öyle bir oyun göreceksek oyunun sonunda hikayeyi dinleyip görsek daha anlam kazanabilirdi. Hiçbir şekilde o anlara geri dönemedim. Genel olarak da oyuncunun ara ara perdenin arkasına geçip gölge oyunlarına başvurmasının sebebini de pek anlayamadım. Sağlık olsun. Oyuncunun karakterler arasında geçişleri de biraz yavandı, karakter geçişlerini ve tek tek karakterleri tanıdık fakat bazı karakterlerin gerçekten oyuna hizmet ettiğini düşünmüyorum. Bu da metinsel bir problem, çünkü ana akstan hayli kopuk karakterler ve karakterin geçmişine ve yolculuğuna kesinlikle hizmet etmiyor bence. Daha akılda kalıcı, vurucu karakterler denenebilirmiş. Ben oyuncunun da pek içine sinerek oynadığını gözlemleyemedim. Bir diğer konu da, bazı tek kişilik oyunların da maalesef düştüğü korkunç bir tuzağa düşmüş yönetmen: “Biz bu oyunu oynarken neredeyiz ve kime oynuyoruz?” Gerçekten ama gerçekten izlediğim tüm tek kişilik oyunları düşündüğümde bu soruya bulunabilecek en çiğ, oyuna en hizmet etmeyen cevap bulunmuş ve oyuncuyu kesinlikle çok büyük ofsayta düşürmüş. İlla bir yerde olmamıza gerek yok diye düşünüyorum. Fleabag mesela. Korkunç derecede mükemmel bir hikaye ve sadece oturup anlatıyor. Neredeyiz, biz seyirci olarak kimiz asla belli değil ve aslında görüyoruz ki buna gerek bile yok. Işık tasarımını da pek anladığımı söyleyemem ama yine diğer kreatif elementlere göre pek gözüme batmadı. Ayrıca kostümü beğendim ben. Seçimi kim yaptıysa fikrine sağlık. Metne gelecek olursak eğer, vermek istediği mesajı açıkçası ben anlayamadım. Bunu da yazarla konuşabilmek isterdim. Yani oyunun sonundaki manifesto niteliğindeki cümleler derinliksizdi ve aslında fikrimce Türkiye’deki oyunların genelinde var olan sorun burada da görülüyor: “Herkesin ortak rahatsız olduğu konuları dile getirmek.” Sormak istiyorum. Biz seyirci olarak zaten bahsedilen şeylerden rahatsızız arkadşlar. Bizde bu metinle tam olarak ne uyandırmayı amaçlıyorsunuz? Ne hakkında sorgulama yapmalıyım bu metni seyrettikten sonra? Tüm bunların dışında Enfal Uzel’in performansını fazlasıyla beğendim. Bence elindeki malzemeyi kullanışını izlemesi çok değerliydi. Anlatımı çok akıcıydı ve telefona bakma ihtiyacı asla istemezdim. Kendisini çok daha kaliteli metinlerde keyifle izlemek isterim. Bu metnin yazarı da kendisi olduğu için oynarken hikayesine inandığını hissettirdi bana bu performansı ki bunu da görmekte çok güçlük çekiyoruz maalesef. Ruhuna sağlık. Dolayısıyla kuvvetli bir oyunculuk perfomansına eşlik eden zayıf bir metin ve boşluklar içeren bir reji seyretmiş oldum. Sahne arkası ekibinin emeğine sağlık. Herkesin derdini günün sonunda onlar çekiyor. Onları sevin lütfen :) Onlarsız tiyatro var olamaz.
Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi / İstanbul Şehir Tiyatroları