-
İnsanlık tarihinin geçmişten bugüne değişmeyen hırsı “para kazanma” ve “zengin olma”yı bitmek bilmeyen bir açgözlülük duygusuyla sahneye taşıyan renkli bir uyarlama.
•••••
Bulgaristan – Türkiye (Ankara & İstanbul DT) yapımı olan ve Gogol’ün ilk kez 1842’de yayımlanan romanının sahneye uyarlandığı “Ölü Canlar”, daha fazlasını kazanma hırsı üzerinden bireyin ve toplumun analizini yapan eleştirel bir oyun. 19. yüzyıl Rus edebiyatının başyapıtı niteliğindeki eserlerin başında gelen ve yazarın Dante’nin İlahi Komedya’sından esinlenerek üç cilt olarak tasarladığı bu eserini bir tiyatro oyunu olarak kurgulamak kadar sahneye taşımak da büyük risk barındırıyor fakat Devlet Tiyatroları bunun altından kalkmış görünüyor.
•••••
Kırmızı perdelerin kapalı olduğu bir şekilde karşılayan oyun, bu yönüyle arkasında sakladığı renkli ve canlı sahne tasarımının da bir ipucunu veriyor. Oyunun başlamasıyla seyircinin yabancılık çekmemesi adına sunucu-anlatıcı olarak iki karakterin yer alması, olay örgüsünü takip etme konusunda romanı okumayan biri için dahi yol gösterici oluyor. Düzenbaz Çiçikov’un zengin olmak hayaliyle kurguladığı şüpheli planını uygulamak üzere yerel toprak ağalarının hayatta olmayan kölelerini kağıt üzerinde satın almak için kasaba kasaba dolaşması ve bu uğurda yaptığı düzenbazlıkları anlatan oyun, bu yönüyle aptallığıyla, açgözlülüğüyle, mülkiyet hırsıyla ettiği alay sayesinde Rus toplumunun ahlaki eksikliklerini ve bireylerin zaaflarını ortaya koyuyor. Esasında oyunun temsil ettiği değerlerin evrensel yanı, bunu yalnızca Rus toplumu ile kısıtlamamız gerektiğini de açıkça ortaya koyuyor zira sahneye adaptasyon noktasında çok sert olmasa da dokundurma diyebileceğimiz politik mizah ögeleri, bizlere son derece tanıdık geliyor bir yerlerden.
•••••
Hikayenin aktarımı noktasında kostümler kadar, çocuk kuklası, canavar figürleri, makyajlar ve karakterlerin bir kısmının yüzünde yer alan maskeler oyunu zenginleştirirken basit fakat etkili anlatım dili amacına rahatlıkla ulaşıyor. Mizahıyla güldürürken düşündüren oyunun ritmi iki saat boyunca düşmezken müzikli sahnelerin varlığı da bunda hayli etkili oluyor. Fakat bu anlatımın Çiçikov’un insanları kandırdığı bölümlere fazla yaslanması oyunda ciddi bir süreyi harcarken hikayenin derinliğinden alıp götürüyor. Tabii bunda anlatımın fazlaca karikatürize şekilde sunulmasının da bir payı oluyor fakat bütünü düşündüğümüzde yine de fazla göze batmıyor. Ama yine de bu yönüyle romanın derinliğini sunmadığı son derece aşikar. Beklentiyi fazla yukarıda tutmadan izlendiği takdirde eğlenceli bir iki saat geçirmek için son derece nokta atışı bir oyun.
-
Johann Wolfgang von Goethe’nin neredeyse tüm yaşamı boyunca üstünde çalıştığı başyapıtı olan ve Alman edebiyatının doruk noktası kabul edilen “Faust”u hakkını vererek zengin bir prodüksiyonla sahneye taşımak hiç kolay değil fakat Ankara Devlet Tiyatrosu ve Ayşe Emel Mesci iş birliği, biz seyirciye izlemesi sabır isteyen fakat doyumu yüksek bir oyun sunuyor.
•••••
Goethe’nin kalemiyle “gökyüzünden en güzel yıldızları, yeryüzünden ise en büyük hazları arzulayan” ve bu uğurda şeytanla anlaşmaktan çekinmeyen, ne elindekilerle ne de hayalleriyle tatmin olan, cesur bir insana dönüşen Faust’un hikayesi aslında biz seyirciye çocukluğundan intihar girişimine, gençlik çılgınlıklarından felsefi tartışmalarına kadar Goethe’nin bütün hayatını da tanıma fırsatı sunuyor. Oyun öte yandan insanın varoluşundan bu yana yaşamında olan iyilikle kötülüğün ikilemiyle birlikte nefisle vicdan, bilgelikle arzular arasında çatışmaları öne çıkarıyor. Bu yönüyle Faust’un Mefisto ile karşılaşması bir yandan zihnindeki bir diğer benliğiyle olan hesaplaşması da oluyor. Maddiyat, hırs, güce sahip olma arzusuyla birlikte insanın karanlık yüzünü bize döndüren eser, yüzleşmeden doğan ağır bir tragedyanın ötesine taşınıyor.
•••••
Üç saatlik devasa süresine karşın hikayenin aktarımında tutukluk yaşamayan Faust, seyircisine en büyük zorluğu ağdalı anlatım diliyle yaşatıyor. Bu noktada eseri okumadığım için oyunun belli sahnelerini içselleştirmekte zorluklar yaşasam da gösterişli prodüksiyonu, efektif sahne geçişleri ve pratik sahne tasarımıyla oyunu beğendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Yüksek felsefi derinliği, rolün hakkını veren oyunculuklar ve Ayşe Emel Mesci’nin takdir edilesi bütüncül sanat anlayışıyla sahneye koyduğu Faust, şans verilmeyi hak eden bir oyun. Tüm ekibin emeğine sağlık.
-
Yıllar sonra yeniden fakat eskisi gibi mi?
•••••
İngiliz yazar Tim Foley’nin çağdaş tiyatronun dikkat çeken metinleri arasında yer alan oyunu “Sürüklenmiş”, yıllardır birbirinden uzak kalmış iki kardeşin ölüm döşeğindeki babaları vesilesiyle yeniden bir araya gelişi ve giderek suyun yüzüne çıkan hesaplaşmalarını sahneye taşıyor. Oyundaki iki kardeşe hayat veren Tuğrul Tülek ve Rıza Kocaoğlu’nun da 15 yıl aradan sonra bu oyun için aynı tiyatro sahnesinde buluşması da adeta kaderin bir cilvesi oluyor. Usul usul yaklaşan bir babanın ölümü etrafında geçmişle bugünün pamuk ipliğine bağlı dokusunun giderek koptuğu oyunda hırçın dalgalar misali uzaklardan kıyıya vuran yüzleşme; yarım kalan, konuşulmayan, arka plana atılan ve hafızadan silinmeye zorlanan meselelerin buluştuğu somut bir kavrama dönüşüyor. Bu noktada farklı yerlerde birbirine zıt hayatlar yaşayan iki kardeş, yas tutma sürecinde kendilerini ve birbirlerini yeniden keşfettikleri bir sarmala dahil oluyor. Hesaplaşmanın bir yandan değer verme, sevme, affetme, empati kurma ve birlikte paylaşma gibi olgularla yumuşayan yapısı, oyunu farklı duygusal tonların paletine yerleştiriyor.
•••••
Oyunun konu itibarıyla zihinde oturan ve bir yere konumlanan yapısı, sahneye taşınma noktasında aldığı pürüzlerle törpüleniyor kanımca. Öncelikle en dikkat çeken noktaların başında gelen oyunun çevirisi, kimi anlarda kulak tırmalayacak düzeydeyken kimi noktalarda ise oyunun bağlamına ters düşüyor ve sanki eksik cümleler tahmini bir akışla doldurulmuş hissiyatı yaşatıyor. Bunun yanında metnin oyuncuların üzerine tabiri caizse dar gelen kalıbı, sahneye taşındığında seyircinin duygusal derinliği “hissetme”si noktasında hafif kalıyor. Bu da oyunun belli anlarında karakterler ve olay örgüsüyle olan bağını zayıflatıyor. Hikayenin akışı noktasında sahneler arası geçişlerin bu derece keskin olması da oyunun en göze çarpan noktalarından biri.
•••••
Kerem Çetinel imzalı sahne ve ışık tasarımının metnin atmosferini hakkıyla yansıtan görünümü oyunun dikkat çeken teknik detaylarından biri olurken son anlara doğru karakterlerin denizde dalgalarla boğuştuğu anın hissiyatını seyirciye geçiren koreografi de dikkat çekiyor. İki kardeş arasındaki duygusal kopuş ve uçurumun yanı sıra çevresel tahribat konusuna da ucundan dokunmayı başaran oyun, özellikle Tuğrul Tülek ve Rıza Kocaoğlu’nun birbirine uyan başarılı performanslarıyla ayakta kalıyor. Belli anlarda temponun düşmesi seyirciyi oyundan koparacak noktaya getirse de duygusunu nispeten geçirmeyi başaran oyun, üzerine düşünülecek meselelerin tohumlarını seyircisinin zihnine bir şekilde serpiştiriyor.
-
Kaybolan ve yitip giden kimliklerin izini ısrarla takip ederek sistemle yüzleşmekten çekinmeyen cesur bir anlatı.
•••••
Üretimlerini takdirde takip ettiğim ve çizgilerini kolay kolay bozmaya da niyetleri olmayan Cihangir Atölye Sahnesi, sezonun hemen başında seyirciyle buluşturduğu Yaşar Kemal uyarlaması Filler ve Karıncalar’da hızını alamadan yine bir sistem eleştirisini doğru metin seçimi ve reji tercihiyle sahneye taşıdı. Fransız yazar Roland Topor’un “Joko’nun Doğum Günü” adlı eseriyle bu sezonki haykırışını yüksek perdeden duyurmaya devam eden topluluk, bu tercihleriyle dahi kendilerinin sıkı takipçilerini hayal kırıklığına uğratmıyor.
•••••
Bir atık su deposu işçisi olan Joko’nun başkalarını sırtında taşımayı kabullenmesiyle başlayan dönüşümü gerçeküstü bir absürd komedi şeklinde yansıtan oyun, “erk”i elinde bulunduran sistemin/iktidarın şiddet, baskı, zulüm ve eşitsizliği rıza yoluyla sıradanlaştırarak bireyin benliğine söz geçirememe acizliğini eleştirel bir biçimde aktarıyor. Joko’nun sahip olduğu “beden”i üzerindeki hakimiyetini kaybetmesi ve akabinde yabancılaştığı bedeninin sistemin elinde bir araca evrilmesi, insanlığın geçmişten bugüne değişmeyen aciziyetini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Emir, sindirme, itaat ve kabullenme döngüsünün keskin şeması, CAS’ın kararlı tutumuna eşlik eden Muhammet Uzuner’in trajikomik ve grotesk rejisi sayesinde etkileyici bir anlatı yansıtıyor.
•••••
Topluluğun önceki oyunlarına göre sahne tasarımının çok daha doyurucu olduğu gözlerden kaçmazken bu noktada Veli Kahraman’ın dokunuşları metnin anlatısıyla bütünleşerek doğru bir şekilde hizmet ediyor. Oyunun yüksek performans gerektiren hareket tasarımı konusunda ise en büyük şans, Hicran Akın imzalı koreografi oluyor. Buna eşlik eden ve gözümüzü doyuran Nihan Şen’in kostüm tasarımları, oyunun duygusunu iliklere işleyen Berkay Özideş imzalı enfes müziklerle vurucu etkisini daha da yukarı taşıyor. Ve en büyük alkışı da birbirinden yetenekli ve pırıl pırıl genç oyuncular hak ediyor kesinlikle. Metnin mesaj veren ve hissedilir derecede ağır tonu altında hiçbir şekilde ezilmeyen; aksine onu daha da yücelten performanslar, 55 dakikalık bir başkaldırıya dönüşüyor. Oynandıkça daha da iyi olacağına yürekten inandığım oyunun yolu açık, seyircisi bol, ilham alanı çok olsun.
-
Birbirine pek çok açıdan benzer oyunların olduğu bir ortamda risk almaktan çekinmeyen, farklı bir fikirle yola çıkan ve en önemlisi de büyük bir özveriyle sahnelenen metinleri izlemekten büyük bir zevk alan tiyatrosever olarak geç de olsa izleme fırsatını yakaladığım A.H.E.N.K imzalı “Şairler Mezarlığı”ndan adeta sarsılarak ve zihnimde milyonlarca düşünceyle ayrıldım. Ersin Doğan’ın kaleme aldığı Şairler Mezarlığı’nı izlemek isteyenlere öncelikle şunu söylemek isterim ki oyuna girdiğiniz kişi ile çıktığınızda dönüşeceğiniz kişi asla aynı olmayacak. Bunun bilinciyle ve bugüne dek yaşamınızdaki gerçeklerden en az biriyle yüzleşmeye hazırsanız oyunun kollarına hem kendinizi hem de duygularınızı usulca bırakabilirsiniz.
•••••
İki ruhun zamansız ve mekansızlıktaki karşılaşmasına tanık olduğumuz oyun, beraberinde zihne kazınan hatıraları, asla unutulmayacak travmaları, özlemle hatırlanan sıcacık duyguları ve yaşan(ma)mış hayatların pişmanlıklarını usul usul sahnenin üzerine dökerken bir kısmını da seyircisinin kucağına olanca ağırlığıyla bırakıyor. Yaşamın fazlasıyla uzağında ve ölümün ötesinde varlıkla yokluğu bir bütün haline getiren bu iki ruh, Mısra ve Piraye’nin hikayeleri aracılığıyla sahnede adeta yaşayan bir bedene dönüşürken incelikle işlenen anlatımın da yardımıyla oyunun katman katman açılan bölümlerinin her biri yüzde süzülen bir gözyaşına dönüşüyor. Şairler Mezarlığı’nın günden güne unutulan veya henüz öldükten kısa bir süre sonra unutulan ruhları, unutmamanın gücünü tüm etkileyiciliği ile bizlere tekrar hatırlatıyor.
•••••
Yukarıdan yere uzanan şerit kumaşların sahne tasarımında belirleyici bir rol üstlenerek sınır, gölgelerin yansıdığı yüzey ve mekansızlığın içinde bir sütun görevi üstlendiği oyun, özellikle renk ve ışıkların metne hizmet edecek şekilde son derece efektif kullanımıyla takdiri hak ediyor. Bunun yanı sıra sahnenin arka planında yer alan salıncağın varlığı Mısra’nın tekme yediği ana rahmini temsil ederken bunun oyunun belirli anlarındaki ölçülü kullanımı anlatımı zenginleştiren bir unsur haline dönüşüyor. Bunun yanında atmosferi oluşturmak için tercih edilen sis, ışık ve renkler kadar etkili olurken müzik kullanımının repliklerin sarf edildiği bazı sahnelerdeki yüksek seviyesi bir nebze odağı ona doğru kaydırabiliyor.
•••••
İzleyen her seyircinin kendinden bir şeyler bulacağı, hatta ve hatta gözyaşlarına hakim olamayacağı Şairler Mezarlığı; üzerine yazmanın, konuşmanın ve tartışmanın son derece zor olduğu, hissedilmesi gereken bir oyun. Tabii bunda hiç kuşku yok ki Ersin Doğan’ın itinayla kaleme alınan metnini yukarı taşıyan Selena Demirli Doğan ve Dilek Uluer’in yüreklerimize dokunan harika performansları etkili oluyor. İkilinin sahnedeki enerjisi ve birlikteliği, karakterlerin ruhuna üflenmiş sihirli bir nefes oluyor adeta. Tüm ekibin yüreğine sağlık.
Ölü Canlar / İstanbul Devlet Tiyatrosu