Oyuna büyük bir merak ve heyecanla gittik. Bir romanın dünyasının tek kişiyle, dekor olmadan nasıl kurulacağını, okuduğumuz övgülerin sahnedeki karşılığını görmek istiyorduk. Ama oyun boyunca o dünyaya kapılmak yerine, o dünyaya girmeye çalıştığımı hissettim. Sonunda elimde, anlamaya çalışmaktan yorulduğum bir performans kaldı.
Söylenenlerin önemli bir bölümünü anlayamadım. Anlayabildiklerimi de yerine oturtmaya çalışırken sonraki cümleye geçiliyordu. Cümleler yarım bırakılmıyordu ama sonları öyle aceleye getiriliyordu ki sözcükler bitse de düşünce bende tamamlanmıyordu. Mikrofon, kullanılan ağız ve artikülasyon bu güçlüğün bir parçasıydı. Fakat bunları düzeltmek, gördüğüm asıl sorunu çözmeye yetmezdi.
Oyuncunun bildiği hikayeyle benim ilk kez duyduğum hikaye arasındaki mesafe gözetilmiyordu. Onun zihninde hazır olan dünyanın benim için sahnede kurulması gerekiyordu. Metne hakimiyet, bu ilişkinin yerine geçemez. Bir cümlenin taşıdığı düşünceyi duyurmadan sonrakine yetişmek, anlatının ritmini bozuyor. Durak, vurgu ve geçişlerin anlamı taşıması gerekirken ben sürekli geride kalan anlamları toparlamaya çalışıyordum. Oyuncunun bir sonraki ana yetişme telaşı, bulunduğu anı benimle paylaşmasını engelliyor gibiydi.
Sözün arkasındaki insana da bu yüzden ulaşamadım. Bir duygunun nasıl doğduğunu, insanın içinde neyin değiştiğini hissedemedim. Çoğu zaman kendi bildiği hikayeyi kendi içinde sürdüren birini izledim. Oyunculuk yapma çabası sürekli görünüyordu, ama o çabanın taşıması gereken hayat bana geçmiyordu. Bunu ciddi bir oyunculuk sorunu olarak görüyorum.
Dans ve şarkı bölümünde belli bir beceri vardı. Alkış geldikçe bölümün bütünüyle tekrarlanması ise o anın etkisini tüketti. Nerede duracağını bilmek de sahne bilgisi. Seyircinin tepkisi, oyuncunun estetik kararının yerine geçmemeli. Anlatı boyunca beni bu kadar dışarıda bırakan performansın, alkışa bu kadar açık olması ayrıca canımı sıktı.
Selamda birkaç kişinin ardından büyüyen coşku ve oyundan sonra yeniden okuduğumuz övgüler karşısında eşimle kendimize “Bizde mi sorun var?” diye sorduk. Kendi yargımı sorgularım. Ama sahnedeki işin de aynı açıklıkla sorgulanmasını isterim. Yapımın itibarı korunacak diye yaşadığımız kopukluğu önemsizleştiremeyiz.
Bir işi göklere çıkarıyorsak neyi övdüğümüzü de söyleyelim. Metni mi, oyunculuğu mu, anlatıcılığı mı, sahnelemeyi mi? Bunları aynı hayranlığın içinde birbirine karıştırdığımızda, neyin gerçekten çalıştığını konuşamıyoruz. Övgünün gerekçesi başkalarının da övüyor olması haline geliyor. Sanattan anlıyor görünme kaygısı kendi gördüğümüze bakmanın önüne geçtiğinde, vasatlık kolayca itibar kazanıyor. Sonra o itibarı korumak, işi değerlendirmekten daha önemli oluyor.
Emeğe saygı duymakla ortaya çıkan sonucu ödüllendirmek de birbirine karıştırılmamalı. Çok emek verilmiş bir iş yetersiz olabilir; emek kendiliğinden estetik değer üretmiyor. Çabayı görebilir, aynı zamanda sonucu ölçüsüz, yetersiz veya ucuz bulabilirim. Sırf görünür bir çaba var diye böyle bir anlayışı ödüllendirmek, onun devamına ortak olmak demek. Vasatlığı koruyan övgünün sanata iyilik yaptığına inanmıyorum.
Sevgili Arsız Ölüm’ün izlediğim temsilini anlatım ve oyunculuk bakımından başarısız buldum. Yıllardır sahnelenmesi, çok beğenilmesi, ayakta alkışlanması sahnede eksik kalanları tamamlamıyor. Bir işin gelişmesini istiyorsak, başaramadığı şeyleri de açıkça söyleyebilmeliyiz.
Sevgili Arsız Ölüm - Dirmit / Dirmit Her Yerde